Pages

22 Nisan 2015 Çarşamba

Ferîdüddîn-i Attâr – Mantıku't-Tayr

Mantık-ut Tayr (``Kuşların Diliyle`` veya ``Kuş Dili``) İranlı sufi şair Feridüddin-i Attar tarafından kaleme alınmış bir manzum eserdir.

MANTIKU'T-TAYR


          Kuşdili veya Kuşlar Meclisi olarak da bilinen bu mesnevî tarzı eserinde Feridüddin Attar (1120-1194)  tasavvufun Vahdet-i Vücûd anlayışını anlatır.
            Eserde çok zengin bir sembolik dil kullanılmış ve Hakikât’i arayanlar, yani Hakikât Yolunun Yolcuları kuşlarla simgelenmiştir.Hüthüt adlı kuş onların önderleri, kılavuzları, yani mürşitleridir.Aradıkları Simurg adlı efsanevî kuş, Allah’ın zuhûr ve taayyünüdür. Tabii, zuhûr ve taayyün aslında bizzat kendilerinden ibarettir. Ancak, Vahdet-i Vücut’a, yani Varlık Birliği’ne ulaşanlar, “halkın Hakk’ın zuhuru; Hakk’ın halkın bütünü olduğunu” idrak edebilirler. 
Kuşdili aşağıda özetlenmeye çalışılacaktır.
           … Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır. Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.
         Hüthüt söze başlar ve Hz.Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama, hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun “bize bizden yakın, bizimse uzak” olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüthütün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar…
Kuşdilinde geçen bazı kuşlar;


Hüdhüd Kuşu’nun (şeyh) kuşların mürşidir. Hüdhüd, sırtında tarikat elbisesi, başında hakikat tâcı vardı. Ve kuşlara seslendi: Ey kuşlar! Allah kapısının da, gayb âleminin de çavuşu benim. Allah kapısından haberim var. Yaratılış sırlarını bilirim. Gagasında besmeleyi taşıyanın sırlardan haberdar olmasına şaşılmaz. Ben halka boş vermişim, padişah derdiyle uğraşmadayım. Hz. Süleyman’la yoldaş olmuş, bu âlemi dönüp dolaşmışım. Bu yüzden padişahımı bilmişim, ama huzuruna yapayalnız nasıl gideyim! Kudretim yok. Bana yoldaş olursanız, padişahın kapısının bekçisi olursunuz. Oraya ulaşmak zor ve zahmetlidir. Bir dağ var ki ona Kafdağı derler; onun ardında bir padişahımız var, adı Simurg’dur. Kuşların padişahıdır. Canlar saçın da yola ayak basın, ayaklar vurup oynaya oynaya başınızı o kapıya koyun. Kuşlar önce bahane buldular. Hüdhüd’ün huzuruna geldiler ve yola koyuldular. Fakat yol pek uzundu, menzil pek uzaktı, herkes gitgide yoruldu, hastalandı. Gitmek istiyorlardı, ama her biri türlü mazeret bulmaya başladı. Öyle ki deli bülbül sarhoş sarhoş geldi. Öyle âşıktı ki, kendinden geçmişti. Dedi ki: Aşk sırları bende tamamlanmıştır. Her gece aşk sırlarını tekrarlarım. Ney’deki feryat, benim sözlerimdendir. Uzun zamandır hiçbir samimi göremedim. Bana eş olacak bir kimse bulamadım. Onun için sırrımı söylemiyorum. Ben de gülün sevdası var, bu sevda bana yeter. İstediğim ancak güzelim gül. Bir bülbülün Simurg’a gitmeye gücü yetmez. Bülbüle bir gül sevdası yeter. Hüdhüd: Ey dıştan görünene kapılıp kalmış olan ! Gülün aşkı, seni nice dikenlere uğrattı, neler etti. Kâmiller geçici bir şeye sevdalanmaktan usanırlar.

Dudu Kuşu da gönülsüzdü: Taş yürekli ve adam olamayan kişiler benim gibi güzel bir kuşu tutup demir kafeslere hapsediyor. Ben de demir zindanda Hızır’ın ab-ı hayatının sevdasıyla yanıp eriyorum. Ben kuşların Hızır’ıyım, ondan dolayı yeşiller giyinmişim. Belki Hızır’ın içtiği ab-ı hayatı ben de içerim. Benim Simurg’a varmaya kudretim yok, bana ab-ı hayattan bir içim su yeterli. Hüdhüd: Can, sevgiliye verilmek içindir. Ab-ı hayat istiyorsun, fakat canını da seviyorsun. Yürü !.. Sen bir deriden ibaretsin. Canı ne yapacaksın! Ver sevgiliye.

Tavus Kuşu’nun bahanesi: Gaybın süsleyicisi beni bezeyeli, Çin ressamları şaşırdılar, ellerinden kalemleri düştü. Ben kuşların Cebrail’i idim, ama başımdan bir kaza geçti. Bir yerde çirkin yılan benimle dost oldu da bu yüzden hor görüldüm, cennetten kovuldum. Ben padişaha ulaşacak adam değilim, kapıcısına erişeyim yeter. Simurg’la ne alışverişim olacak! Yalnız cennetin yolunu bulayım yeter. Hüdhüd: Ey yaptığı iş yüzünden yolunu yitiren, padişahtan bir yurt isteyen azgın ! Cennet nefis yurdudur. Allah kapısı ulu bir denizdir. Orada cennetler küçücük bir katredir. Adamsan tamamıyla bütün kesil, bütün iste, bütün ol, bütün gör.

Kazın mazereti de şöyleydi: Hiç kimse iki âlemde de benden temiz yüzlü bulunduğunu haber vermemiştir. Her an temizlenmekteyim. Seccademi suya sermişim, benim gibi kim su üstünde durabilir! Kerametlerimde şüphe yok. Kuşların sofusuyum. Daima hem elbisem temiz, hem yurdum. Susuz âlemde duramam ben. Azığım da, varlığım da sudandır. Orada su yok, karada nasıl olur da muradıma erişebilirim. Vadiyi aşıp Simurg’a nasıl ulaşırım! İnsanın kıblesi su olursa Simurg’dan ders almasına imkan mı var! Hüdhüd: Ey sudan hoşlanan ! Bir damlacık su gelmiş de senin yüzünün suyunun alıp götürmüş. Su, yüzü yıkanmamışlara lâzımdır. Sen de yüzü kirli bir pis adamsın, yürü, durma su ara !

Nefsi galebe çalan kekliğin bahanesi: Ben mücevher elde etmek için dağlarda, bayırlardayım. Daima madenlerin etrafında döner, koşarım. Mücevher sevgisi yüreğime öyle ateş saldı ki, bana bu aşk ateşi yeter. Kırık taşları yutan, taşlar üstünde uyuyan kişinin Simurg’a gitmesine ne lüzum var! Mücevher saltanatı daimidir. Mücevheri olmayan adam ne işe yarar! Hüdhüd: Ey mücevher gibi renklere bürünmüş keklik! Bu topallığın nedir! Mücevherin aslı nedir! Renklere bezenmiş bir taş. Sen de bir taşa sevdalanmışsın. Hz. Süleyman’ın yüzüğündeki taş yeryüzünün en değerli mücevheridir. O yüzükle âlemin saltanatını bulup hükme geçirdi. Fakat o mücevher yüzünden peygamber olduğu halde yine de cennete, diğer peygamberlerden beş yüz yıl sonra girecek. Mücevher onun yolunu kesti, ona bağ oldu.

Kendini padişah sanan, dünya gururundan ne konuştuğunu bilmeyen Hüma Kuşu dedi ki: Ey deniz ve kara kuşları ! Ben öbür kuşlara benzemem. Yüce mertebelere uğramışım ben. Yaratılışta yüce yaratılmışım, Köpek nefsimi daima horlar, kemik veririm. Feridun’la Cem, yüceliği benden bulmuştur. Padişahlar benim gölgemde yetişirler. Kanadımın gölgesi kimin üstüne düşerse onu padişah yaparım. Benim şevketimden nasıl olur da kaçılırmış! Âsi Simurg, nereden benim dostum olacak! Padişahlık benim işim. Padişahları padişah eden benim; bu, bana yeter. Hüdhüd: Ey gurura bağlanmış olan ! Gölgeni çek, âlemi daha fazla güldürme ! Padişahlıktan bahsetmenin sırası değil. Bugün köpek gibi kemikle geçinmedesin. Keşke padişahları padişah etseydin de kendini kemikten kurtarsaydın. Padişah olan senin gölgeni görmeseydi hesap günü belâya mı uğrardı!

Rütbesinin kendine yeteceğini söyleyen doğan kuşu da gururlandı: Kendimi edep, erkan yolunda yetiştirmişim, zahidler gibi çileler çekmişim. Padişahın elinden savrulup gelen bir toz bile bana yeter. Âlemde bana bu rütbe kafidir. Yolu görmeye madem ki kudretim yok, padişahın elinde yüceleyim, başım yükselsin. Sonu gelmeyen yerlere gitmedense padişaha layık olmam daha iyidir. Ben, Simurg’u rüyada bile görmeye tenezzül etmemiş biriyim, neden onun yanına koşayım! Hüdhüd: Ey geçici sevdaya tutulmuş âşık ! Sıfattan uzaksın, surete kapılıp kalmışsın. Padişah olarak Simurg’dan başkası yoktur. Eşi ve benzeri olmayan O’dur. Dünya padişahı ateşe benzer, ondan uzak dur.

Ala Üveyik Kuşu’nun bahanesi de su ve denizdir: Ey kuşlar! Deniz kıyısında ne güzel yerim yurdum var. Kimsecikler benim sesimi, soluğumu duymaz. Kimseyi incitmem, âlemde benden incinmiş kimse yoktur. Dertli dertli ihtiyaç içinde deniz kıyısında oturur dururum. Su aşkıyla gönlümü kanlara bularım. Suyu kendimden bile kıskanırım. Suda yüzemem, yine de deniz kıyısında otururum. Denizden bir damlacık suyun eksileceğini düşünür, kıskançlık ateşiyle ondan bir damlacık su bile içmem. Deniz aşkı bana yeter, Simurg’a tahammülüm yok, başka dert istemem. Hüdhüd: Ey denizden haberi bile olmayan! Deniz canavarlarla doludur. Deniz bir kararda durmaz. Halden hale girer. Kâh geri çekilir, kâh kıyıya çarpar. Nice gemiler onun girdabına düştü. Deniz, gönül huzurunu bulamamış, isteğine erememiştir. Deniz, padişahın civarından kaynayan bir kaynaktır.

Puhu Kuşu’nun harabâtîliğe sığınması: Harabelerde doğmuş bir âcizim. Şarapsız harap olup gidiyorum. Gönlünü hoş tutmak isteyen, harabat meclisine katılmak ve defineye ulaşmak isteyen sarhoş gibi yıkık yerlere gitmeli. Zahmet edip harabeleri yurt edindim. Bu viranede bir gün defineye rastlarım ve muradıma ererim. Simurg’ a âşık değilim. Hüdhüd: Ey define sevgisiyle sarhoş olan ! Defineye âşık olmak, kafirliktir. Sen putperest değilsin ya ! Hangi gönül altın aşkıyla bozulursa onun suratı kıyamette değiştirilir.

Kuyruksalan Kuşu’nun bahanesi: Ben bir şaşkın,bir bunağım. Ne gönlüm var, kuvvetim. Ne kolum var, ne kanadım. Yüce Simurg’a nasıl ulaşabilir ki: Bu aciz kuş onun kapısına varamaz. Kapısına yüz sürsem de ya yanarım, ya da yolunda ölürüm. Yine de ona erişemem. Bari kuyu içinde kendi Yusuf’umu arayayım. Hüdhüd: Ey şuhlukla kendini düşkün gösteren, serkeşlikte bulunan sen ! Başta ayağa riyadan ibaretsin ! Yola ayak bas, devlete ulaşmaya bak. Seni bu yolda yaksalar bile tahammül et, yan ! Sen meselâ Yakup bile olsan sana Yusuf’unu vermezler. Yusuf sevgisi âleme haramdır. Daha bin türlü kuş bahane gösterdi de, Hüdhüd hepsini cevapladı. Sonra, bütün kuşlar Hüdhüd’e sordular: Ey kılavuzlukta bizden yüce olan ! Yüce Simurg’a ne vakit ulaşabileceğiz! Körlükle sırra erişmeye kalkışılır mı! O nerede, biz neredeyiz! Hüdhüd o vakit dedi ki:Ey eli boş kişiler ! Yüreğiniz bozuk sizin. Aşk, yüreği bozuk kişilerde olmaz ki. Âşıklıkla kalbi çürük oluş bir arada olamaz. Simurg peçesini kaldırdı mı, yüzünü gösterdi mi yüz binlerce gölge yere serilir. Âleme gölgesini saldı da her an bunca kuşlar meydana geliyor. Âlemdeki kuşların suretleri onun gölgesidir. O yüce lûtfuyla bir ayna icad etti. O ayna gönüldür, gönle bak da O’nun yüzünü gönülde gör.

Her kuş ayrı bir insan tipini sembolize ederi.
         Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir: Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu? Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu? Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün, ayna gibi aydın değil demektir.Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatımız kalmadı.Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.O, yüce lûtfuyla bir ayna icad etti.O ayna,gönüldür; gönül’e bak da, onun yüzünü gönülde gör!
Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. 
Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır…
          Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri, ayrıldığı köşkünü özlemesi, geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak, ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi, himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu, kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla; bir kuşun sorduğu “daha ne kadar yol gidileceği” sorusu vardır. 
Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken “yedi vadi” bulunduğunu söyler. Ancak, bu “yedi vadi”yi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği, “yedi vadi” şunlardır. 

VADİLER   MERHALELER 
1.Vadi     İstek
2.Vadi     Aşk
3.Vadi     Marifet
4.Vadi     İstigna
5.Vadi     Vahdet
6.Vadi     Hayret
7.Vadi     Yokluk (Fenâ)

          Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler…Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır. 
Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.
          Bütün vadileri aşarak menzil-i maksudlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar.
Simurg tarafından bir görevli gelir.Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır.
          Bu sırada, Simurg tecelli eder… Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar. Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.Bu sırada Simurg’dan ses gelir:“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz.Çünkü, burası bir aynadır.Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz... 


Çünkü, hepsi BİR’dir.