Pages

23 Nisan 2015 Perşembe

Mektubat-ı Geylani 1. Mektup

Ey Aziz,

Cenab-ı Hakk’ın aziz kıldığı ve birçok ilahi nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse...
Bilesin ki...

- “Allah-ü Teala, dilediğine hidayet eder ve zatı nuruna ulaştırır.” (24/35)

Yukarıdaki cümle bir ayet-i kerime mealidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarından; şahud
şimşekleri çaktığı zamanı düşün... Neler olacağını tahmin eyle ve:



- “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.” (3 / 74)

Mealindeki yüce kelamın yapacağı inayet sayesinde, vuslat rüzgârlarının daima başında
döndüğünü de düşün... Anlamaya çalış... Ve neler olabileceğini anlatacağız, dinle...
İşte o zaman; kalb sahasında üns reyhanları kokmaya başlar... Ve o reyhanlar; bir cennet
bahçesindeki gibi, boylandıkça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar... Ve o bahçede:

- “Ey Yusuf’a olan hasretim.” (12/84)

Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötmeye başlar... Ve sırlar âleminde; iştiyak şuleleri parıldamaya
başlar... Artık efkâr kuşları; azamet fezasında kanatlanır... Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya
başlarlar...
Bunlara marifet hali ve marifet âlemi adı verilir... Bu âlem uçsuz bucaksız vadilerle doludur.
Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup, devam edemez... Şaşırır... Sonra orada
öyle korkulu haller tecelli eder ki...
Bir bakarsın; yüce bir heybet eli kalkmış; başında bekliyor... Tepene ha indi; ha inecek... Bu
manzara karşısında; kavrayışın temelinden sarsılır...
Sonra bakarsın ki, başka bir âlem başlamış... Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor... Hem de
heybetli sesler... Ona kulak mı dayanır ki? Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki?...
Tahayyül et:
- “Gerçek manasıyla Allah’ı takdir edemediler...” (6/91)

Mealindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış ya doğrudan doğruya, seni
muhatap alsaydı; ne yapardın o zaman?... O anda can vermez miydin?...
Bu mana denizi çok engindir... Orada azimet sefineleri yüzer... İçinde ise; Hak yolcuları...
Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin... Sakın o yolcuları
taşıyan sefineleri küçük sanmayasın... İşte onun tarifi:

- “O sefineler; dağlar gibi, dalgalar arasından süzülür gider... 0, yolcuları çeker; götürür.”
(11/42) 

Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların sefine yelidir... Yelkenlerini
iter:
Düşün... Bir daha... Bir daha düşün...

-“Onlar Allah’ı: Allah da onları sever...” (5/54)

Bu ayet-i kerimenin delalet ettiği derin manayı düşün... O mana engin bir denizdir... Ve bu
denizin adı; aşk denizidir. Muhabbet, sevgi denizidir. Muhabbet ehli, bu denizde yelkenlisini
açar... Ötelere doğru yol almaya başlar... Yelkenli sefinelerinin; bir sağa, bir sola yatması,
onları korkutmaz... Dalgalar onları yoldan alamaz...
Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altına almak ister... Fakat inayet-i Hak onları korur. Onlar da
bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; her biri:

- “Ya Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin...”
(21/101)

Diyerek yalvarmaya başlar...
Bu menzil ne olabilir ki?... Lika ve Hazret-i Hakka yakınlıktan başka... Ne var ki, her yerde
olduğu gibi burada da istidadlar konuşur... Yalvarırlar... Yakarırlar... Ama:

- “Q kimseler ki, haklarında tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır...” (21/101)

Cümlesindeki manadan başka elde bir şey yoktur... 0 yolda kaybolan canları kim arar ki?...
Kesilen başları kim sorabilir ki... Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur... Çünkü ezeli
istidad öyle gelmiştir...
Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse... Hak ezelde kurtulmasını
dilemişse; bir an içinde onları:

- “Cudi...” (11/44)

Dağına salimen indirir... Artık onlara Rahmanın cezbelerinden bir cezbe gelmiştir...
Ellerinden tutmuş:

- “Doğruluk makamı...” (54/55)

Tabir edilen yere çekmiştir...
Bu makam, ezeli istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır...
Makam bir değil, birçoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada; şahsa göre değişen
bir veya birkaç durak olur... Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var
ki, o hepsinin mutlaka uğrayacağı bir duraktır... İşte o durak:

- “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?...” (7/172) 

Mealindeki cümlede gizlidir... Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat âlemine doğru uzar...
Buraya kadar gelebilen istidadlı olsa gerek... Bunu o yolcular da anlar; neşe ve şadlık içinde
mest olurlar... Hayran olurlar... Sonra onlara ilahi nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol
nasib alırlar... Çünkü o nimetler:

- “O kimseleredir ki; onlar ihsan ettiler... Sonra bunlar için Hüsna ve Ziyade’si vardır.”
(10/26)

Ayet-i kerimesiyle tarif edilmektedir... Burada, Hüsna’yı tümden nimetler; Ziyade’yi ise, likai
ilahi olarak anlatabiliriz...
Hakka vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır.
Onları aşıp, Hakk’a varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: Aşk. Bu olduktan sonra
korkma... Her denizi, deryayı aşarsın... Ummanlar önünde bir hendek kadar ufalır... Dağlar ve
ovalar sana bir adımlık yol olur...
Her yolcuyu bu yolda aşk yürütür... Aşk bu yolda Hak erlerine bir ateş... Bu ateş, onların her
dem içini yakar kavurur...
Yansın... Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki?... Hele bir de; yanan Hak
aşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa... İşte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı
imdatlarına yetişir... Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten....
Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı; Kurbiyet’tir... Visal camıdır... Yakınlık camı ve visal
kadehi... Ne güzel ve ne ulvi şey...
O anda onları, hun misal sakiler dolanır... Allah aşkıyla içi yananın özüne bir şeyler boşaltır...
Yani Aşk Şarabı... Onlar, verene hiç bakmaz; içer, içer hiç kanmazlar... Nasıl kansınlar, çünkü

- “Onlara; Rabları, pak şarabı içirdi...” (76/21)

O ne Şarabdır... İçilirken visal olursa... Ve sakisi Allah... Onun şanı, çoktan da çok yücedir...
Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir... Bulacaklarını da bulmuşlardır. Bilmem daha ne
bulmaları istenir ki... O’nu bulmayan niçin durur ki. O’nu bulan da neden mahrum olur ki...
Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya vasıl olduktan sonra, sonsuz ve ebedi mülk ve devleti
bulurlar...

İşte onların erdiği âlemi anlatan ayet-i kerime:

- “Baksan... Sonra dönüp yine baksan... Ne görebilirsin ki?... Nimet ve büyük bir saltanattan
başka...” (76/20)

Bu varı yitirmek ne güzeldir... Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakk’ın visalidir...
Cenab-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin...

Amin!...