Pages

23 Nisan 2015 Perşembe

Mektubât-ı Geylani – 3. Mektup

Ey Aziz,

Geleceği yakındır o günün. İzzetini korumak bir bakıma sana bağlı. Hatalarını hatırla, düşün
ve tedbirli ol. Hazırlığım şimdiden yap. Burayı bırakıp öte âleme gidince, fayda temin
edeceğin kimseleri düşünüp kendini yersiz teselliyle avutma. Çünkü orada:

- O günkü dehşet içinde; kişi karısından, anasından, babasından ve çocuklarından kaçar.
(80/34)



Ayet-i Kerimesinin verdiği hüküm geçer. Herkes kendi derdine düşer.
- Hani sen bize, dünyada iken sahip olurdun. Korurdun. Burada da yardım etsene.
Gibi, yarı alaylı, yan ciddî sözlere muhatap olmamak için, herkes bir yere saklanmak ister.
Kimi elini yüzüne kapatır. Kimi de kaçar. Kaçacak yer de yok. O da başka.
Sen insanı, orada kaçmakla kurtulur mu sanırsın? Hayır kurtulamaz. Hesap verecek. Hakirden
kıtmire kadar. İpek telinden urganına kadar. İnceden inceye hesap verecek. Gizlisi ve
aşikâresi sorulacak.

O ne muazzam hesap günüdür... Düşün o günü... Hatta o günün dehşetinden fitre... Çünkü
Allah-ü Teala o günkü hesabı şöyle anlatır:

-İster içinizde gizlediğiniz olsun; isterse açığa vurduğunuz. Allah hepsiyle sizi hesaba
çekecek. (2/284)

Bu Ayet-i Kerimedeki derin manayı anlamaya çalış.
Bu hesaptan ancak, burada imtihanını iyi verenler kurtulacak. İnsanlığına yaraşır bir şekilde
hayatını idame ettirenler kurtulur. Onun için sen, boş şeylerle meşgul olma... Öz varlığım
koruyacak yollardan yürü...

-Şunlar var ya, hayvanlar gibidir. (7/179)

Ayet-i Kerimesiyle anlatılan zümreye dâhil olmayasın; sakın. Bunların avunduğu geçici
zevklere dalmaktan kendini koru. Geçici, behimî hislerini tatmin için özünü kirletme.
İnsanlığını yitirme.

Allah-ü Teala'yı daima kendine yakın bil. Daima onun yüce varlığına kendini yakın bilmeye
bak. Ve murakabe halini hiç elden bırakma. Huzura var ve başım onun kuvveti ve kudreti
önünde eğ. Düşün ki, Allah-ü Teala:

- Beni anınız ki. Ben de sizi anayım. (2/152)

Buyurur. Bu ne şereftir. Daima Hak Teala’yı an ki, bu şerefe nail olabilesin. Böyle yaptığın
takdirde, Allah-ü Teala’nın:

-O günde, birtakım yüzler vardır ki, parlak ve aydınlıktır. Rablarına nazar ederler. (75/22)
Çeklinde anlattığı kimselerden olasın.

Kalbini parlatırsan, onu bu âlemde de görebilirsin. Hakkın zikriyle kalbine cila çekmeye bak.
Ve onun kıymetin bil. Her türlü fenalıktan onu esirge. Çünkü onun hakkında şöyle bir kudsi
hâdis vardır:

- "Ben ne yere, ne de göğe sığdım; ama mü'min kulumun kalbi beni aldı..."
Sen böyle bir kalbe sahip olursan, daha ne istersin. Ve böyle bir kalbe sahip olmak için ne
yapsan azdır. Hem de, hiç gibi bir az.

Bu hali bulduktan sonra ereceğin nimetlerin sayışı yoktur. Onlara sayı yetmez. Rakamlar kâfi
gelmez.

Bu kadar kıymetli şeyler nasıl bedava elde edilir. Elbette bir şeyi elde etmek için, o şeyin
sanma yakışır bir şekilde gayret sarf etmek gerekir. Bu hakikat icabıdır ki; sana. Hakk’ın
şanına yakışır bir şekilde kulluk düşer. Hiç olmazsa yapmaya çalış.

Bu âlemde hazırlığını tam yaparsan, öteki âlemde her arzun yerine getirilir. Çünkü bu âlem
ekim yeridir. Orada biçilecek şeylerin tohumunu burada ekmek gerekir... Burada ekmeyen
orada bir şey biçemez... Burada ekim işini bitir, tamamla:

-Orada her arzu ettiğiniz verilir... "Her arzu ettiğiniz önünüze gelir. (14/31)

Müjdesin al. Bu müjdeyi burada alan kullar çok. Sen de onlardan biri olmaya bak.
Kalbin de kendine göre kulağı var. Ama onunla duyup işitmek, bu âlemin maddi ve fani
şeyleri değildir. O, ötelerden gelen, yüce ve ulvî kudretten gelen sesleri dinlemeye âşıktır.
Ona o sesleri duyurmadan bir hayır iş tutacağını sanmayasın. Onun için ona arız olan kirleri
temizlemeye bak. Onun kirlerim giderdiğin an bil ki, yücelerden gelen sesleri duyacaktır. Ve
çağrılara uyacaktır:

-Bana dua ediniz; kabul ederim. (40/60)

Mealinde buyrulan, ilahî emir gereğince yalvarmaya başlar. Çünkü onun her türlü kirini
giderdin. Günah pasından temizledin.

Artık yalvarmaya baslar. Haliyle Hak Teala onun yalvarmasını, yakarmasını duyar; boş
bırakmaz...

-Allah, selam evine davet eder. (10/25)

Emri gereğince zatına davet eder. Bir gaflet uykusundasın... Hem de tamamen. Gafletin,
dünya yüzünden mi oldu. O halde dinle. Bak Hak Teala anlatıyor:

-Dünya hayatı; ancak bir oyundan ve oyalanmadan ibarettir. (47/36)

Bu Ayet-i Kerime, dünyanın ne olduğunu anlatırken; sen hala ona dalıp gitmektesin. Ve ona
sıkı sıkıya sarılmaktasın. Kendine göre mazursun; çünkü gafilsin.
Niçin böylesin? Allah seni burası için mi yarattı? Yoksa öbür âlem için mi yaratıldın?
Şunu kât’i bil ki, sen öbür âlemin malısın. Bu âlem fanidir. Uyanık zatlar nazarında hiçtir.

Buranın sıkıntısı ve meşakkati çoktur. Böyle sıkıntılı ve meşakkatli alemi neylersin? Öteleri
iste. Yüceleri arzula.

Adımlarım atarken, Hak katında yüceleri arzu ederek at. Oradaki yüksek makamları isteyerek
gez. Bu fani varlığı aşıp öteye varanlardan ol. Onlar ne büyük insanlardır; dinle. Onların
tarifini Hak'tan dinle:

-Onlar SABİKUN’ dur. Bilir misin SABÎKUN kime derler? (56/10)

-İşte onlar; serapa nimetlerle dolu NAÎM CENNET'inde yerleşmiş ve Hak yakınlığını bulmuş
kimselerdir. (56/11)

Himmetim yüce tut. Kişinin kıymeti; himmeti ve gayreti kadar olur. Bu düsturu unutma.
İçten gayretin tahrik et. Himmetini tembel alıştırma. Yola girmemekte direnirse onu kamçıla.
İlahî emirlerin kırbacıyla onu döv. Belki bu sayede kurtulursun. Ve yoluna ilahî lütuflar çıkar.
Düşün ki, Cenab-ı Hak, yolunda olan kullarına, lütfunu esirgemez. Kim onun yolunu tutsa,
kat kat lütuf, ihsan yağdırır.

Sen de onun yoluna girersen, sonra devam edersen, mutlaka sana da Hakk’ın ihsanı gelir.
Ahirette elde edeceğin nimetlerin müjdesini daha burada iken alırsın. Çünkü Allah-ü Teala:

-Kullarına lutfedendir. (42/19)

Bu sebeple:

-Onlara dünya hayatında iken müjdeler gelir. (10/64)

Buyurur. Bu müjdeyi alan kullara katılmak, senin için ne büyük bir şeref.
Sana düşen emirlerin gereğini yerine getirmektir. Hiç olmazsa, böyle bir niyeti kalbde
beslemek ve istikbal için geliştirmektir.

İlahî emirleri eda etmeye, omuzlarına yüklenen vazifeleri tamamen yerine getirmeye niyetlen
ve kendini o yola koy. Muvaffak olman için de Allah'a yalvarmaya başla.
İlk fırsatta kalb düşmanına karşı bir savaş aç. Sakın bu yolda nefsinden emir alma. Zaten,
savaşacağın şeylerden biri de nefistir. O da kalbin en büyük düşmanı olduğuna göre, ondan ne
gibi bir emir alabilirsin ki. Ona karşı harb açtıktan sonra, elin tetikte olsun. Ondan hiç emin
olma. Zayıf anım yakaladığı dakikada, boynunu sıkar. Silahını çevirdiği an, seni kalbinden,
can evinden vurur; öldürür.

Seni mahvedecek kalb düşmanlarından biri de şeytandır.

-Muhakkak şeytan, insan için açıktan bir düşmandır. (12/5)

Buyrulurken, elbette o şeytanın düşmanlığını kabul etmen gerekir. Onun hilesi çoktur. Onunla
baş edilmesi de hayli güçtür. Ama sakın azmin kırılmasın.

Hiç korkma, Allah-ü Teala bir şeyin zararını haber verdikten sonra, ondan kurtuluş yollarını
da haber verir. Çünkü o, hem âlim; hem de kullarına şefkatlidir. İlmi ve şefkati olan
Rabbimizin gücü ve kuvveti de vardır. Sen onun yolunda olursan; nasıl sana, savaşacağın düşman için başarı yollarını öğretmez. Sen ki, en şerefli mahlûksun; nasıl emrine asker vermez. Onun askeri mi yok dersin? Hâlbuki:

-Yerin ve semaların askerleri onun emrindedir. (48/4)

Durum bu olunca, şeytandan nasıl korkarsın? Onunla savaşmaktan niçin kaçarsın?
Şu andan itibaren, sana düşen vazife, Hakk’a sığınmak. Ve O’ndan gelecek yardıma hak
kazanmaktır. Onun yardımı sana geldikten sonra, şeytanın sana zararı dokunmaz. Sonra,
nefsin tuzağına düşmekten kurtulursun. Sakın nefsin şerrini de az bilme. O da şeytan gibi,
daima sana kötü yolları gösterir. Bunu da şu Ayet-i Kerime bize haber vermektedir:

-Muhakkak nefis, bütün gücüyle kötülüğü emreder ve benimsetmeye çalışır. (12/53)

Şeytanın ve nefsin durumlarını tespit eder, ona göre onlara karşı durursan kurtulursun. Aksi
halde, ikisi bir olur; seni helak ederler.

Ahireti düşün… Maddî hazlarla meşgul olma. Hiç bir şey yapamazsan günü belli bir
zamanını, Allah'ın zikrine tahsis et. Böyle yapmak suretiyle, kalb gözünü açmaya bak. Böyle
yap ve nelere ermiş olduğunu anla.

Kalbinde sırların letaifi, rakamlar halinde, zuhur etmeye başlar. Kendini ittika sahibi kıl ki,
ermişlerin erdiğine sen de eresin. Düşün ki, Allah-ü Teala:

-Allah’a karşı ittika sahibi olunuz ki, Allah size bilmediğinizi öğrete. (2/ 282)

Ayetiyle seni müjdeliyor. Ve takva sahibi olduktan sonra nelere ereceğini de sana anlatıyor.
Başta asli vatanını hatırlarsın. Ruhun, ezelde uçup gezdiği yerler göz önüne gelir; öbür âlemi
sevmeye başlarsın. Bu âlemin ötesindeki varlık âlemini anlarsın. Yapacağın her ibadeti
zevkle, şevkle yapmaya başlarsın; çünkü gerçeği sezdin...

-Rabbın yoluna itirazsız gir. (16/69)

Ayetindeki gizli sır sana çözülür. Bu sır, içinde çözüldükten sonra, sana iki kanat verilir; o
kanadın biri aşk, öbürü de şevk olur. Ruhun onlarla uçar...
Ruhun uçup gezdiği o yerlerden üns meyveleri sana gelir. O üns meyvelerini tattıktan sonra,
bu âlemin hiçliğini anlarsın. Ve:

-Her meyveden ye. (16/69) Emrini alır, hür olursun. Artık bundan sonra; sana ne korku, ne de
hüzün...

Nefsinde zulmet kirleri kalmaz artık. Ama bu halini senden başkası bilemez. İçinde yaşadığın
âlemi yalnız sen bilirsin. Her halin açıktır; ama anlayan olmaz. Bu duruma sen de şaşarsın,
içinden:

-Allah’ım, sen geceyi gündüze katarsın. (3/27)

Demeye başlarsın. Sır aynanda, çeşitli tecelli nurları parıldamaya başlar. Bu tecelli nurları
sayesinde, az önce hayretler içinde kalıp söylediğin cümledeki sırları çözersin. Kalb bahçene rahmet yağmurları yağmaya başlar. Çünkü orası; Hak Teala'nın her türlü rahmet tecellisine nail olmaya hak kazanmıştır. Ve Allah-ü Teala'nın mealen arz edeceğimiz şu Ayet-i Kerimedeki şeref madalyasını kazanmıştır:

-Biz semadan mübarek su indirdik. Onunla bahçelerin çeşitli bitkilerini meydana getirdik. Ve
harman edilen cinsten hububat bitirdik. (50/9)

Böyle bir rahmete eren kalb bahçeleri n'olur bilir misin? Bilmem ki, onu anlatabilmek için,
zahirde verilecek bir misal bulunur mu? Olsa olsa bir İrem Bağları olur. Ama o da, bu ilahî
güzellik karşısında hiç kalır. İrem Bağları da ne?

Kalb bahçen ancak bu hali aldıktan sonradır ki:

-Biz o rahmet suyuyla ölü bir beldeyi dirilttik. (50/11)

Cümlesinin nelere işaret ettiğini çözersin...

-Bugün senin için perdeler aralandı... Biz açtık. Gözlerin de keskin görür. (50/22)

Cümlesi sana gelmiştir. Kalbinde zulmet kalmadı. Bu sebeple nur âlemini rahatça
görebilirsin...

Artık her şey sana ayan beyan. Ne gaflet kalmıştır; ne de cehalet. Hepsi geçmişte cereyan
eden birer hadise halini alır. Şimdi onlar çok ötede. Ve sen... Evet, sen, vuslat âlemindesin.
Orada tam bir müşahedeye dalar; nura gark olur gidersin. Bazen, müşahede denizinden çıkar;
istiğna denizine dalarsın...

-Çünkü Allah bütün âlemlere karşı bir istiğna sahibidir. (3/97)

Sen de onun bir kulusun. Seni o istiğna âlemine alır. İşte o zaman, zatından başkasına ihtiyaç
duymaz olursun.

Orada halinden emin olan yoktur. Bir yandan bakarsın ki, vuslat olmuş.

- Tamam...

Demeye getirirsin. Ama hemen karşına:

-Allah’ın mekrinden emin mi oldular? (7/99)

Emri çıkar. Susarsın... Seni bir heybet hali sarar. Bir ara ümidin kırılır gibi olur. Mey’us
olursun. Ama sen senin olmadığını bilmelisin. Bu hal içinde şaşkın dururken ağzından,
kendiliğinden:

- Bana bir çare Allah’ım. Cümlesi dökülür. Ve o anda kalbine şu ilahi hitap gelir:
-Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyiniz. (12/87)

Bu emir, sonra latif bir rüzgâr gibi çevrende esmeye başlar. O estikçe seni bir şevk sarar.
Kendini Hakk’ın güzellik ve yücelik bahçesinde bulursun. Oranın güzelliğine hayran olur, bülbül gibi firaklı firaklı ötmeye başlarsın. İlahî nağmeler terennüm ederek, bir gül dalından öbürüne konarsın...

Ve sana öte âlemlerden bir İlahî koku gelecek. Etrafına bakınacak; acaba bu nereden geldi?
Diyeceksin. Bazen dilin kayacak; tıpkı Yakup Peygamber gibi:

-İhtiyarlığıma hamledip, bunadığımı demezseniz, Yusuf'umun kokusunu alıyorum. (12/94)

Dersin... Ah bir içinde saklayabilsen. Ama nasıl saklayabilirsin ki. Sonra elinde mi? Sözünde haklısın. Gerçekten aldığın koku, ötelerden sana bir müjdeci gibi gelmektedir. Fakat
büyük bir ihtimalle çevresindekiler:

-Sen hala eski şaşkınlığındasın. (12/95)

Diyecekler... Çünkü aynı sözleri çok söyledin. Onlar sadece dinledi. Hiçbir tad alamadıkları
için, seni ayıpladılar.

Sen hiç üzülme. Zaten üzülmen de mümkün değil. Çünkü hakikaten bulacağını bulmuş
sayılırsın. Eğer nasipleri varsa, gün gelecek; hakikati onlar da anlayacak...

-Onu yüzüne sürünce gözleri açıldı." (12/96)

Cümlesindeki hakikati elbet istidatları varsa anlayacaklar. O zaman onlar sana yalvaracaklar
ve şöyle diyecekler:

-Biz hata ettik. Sözümüzde yanıldık. Bizim için Allah'tan bağış dile. (12/91)

Çevrendeki şaşkınların sözüne aldırış etme. Onlar mutlaka önünde baş eğecektir. Yeter ki, sen, özüne ilahî varlıktan bir kırıntı olsun, yerleştirmesini bilesin. İşte o zaman elbette sana şöyle diyecekler:

-Allah’a kasem ederiz ki, Allah, seni bizden üstün kıldı. (12/91)

O rahmet denizine daldıktan sonra elde ettiğin her şey; teker teker, birer hazinedir. Anlattıklarımız, o daldığın denizin bir damlası dahi sayılmaz.

Rüya tabiri ilmi dâhil, bütün bilgilerin hazine anahtarı sana teslim edilir. O zaman kim ne
derse desin, sen kendini bilirsin. Artık haline aşinasın. Beka makamına erdiğin için, halinden
memnun insanların tavrını takınırsın. Artık başka isteyeceğin bir şey de olmadığı için şu duayı
yapmaya başlarsın :

-Rabbim, bana mülk verdin... Bana rüyaların tabirim de bellettin... Yerin ve semaların
yaratıcısı sensin... Dünya ve ahirette benim de sahibim sensin... Beni Müslüman olarak öldür.
Ve beni salihlere kat. (12/101)

Cenab-ı Hak cümlemize işin sözünü değil, halini nasib eylesin. Çünkü bu yolda söz değil hal
ararlar. Çünkü bu yolda nice yolcular, işi sözle bitirmek istediği için helak oldular. Allah korusun.

Âmin!