Pages

23 Nisan 2015 Perşembe

Mektubat-ı Geylani, 5. Mektup

Ey Aziz,

Maarif güneşinin doğuşunu bekle…

O güneş sırlar seması canibinden doğacaktır… O güneş doğduktan sonra
kalb bostanları nura gark olacaktır. Bu nurları getiren güneşin esas merkezi:

- “Yer, Rabbının nuruyla aydınlandı…” (39/69)

Mealini taşıyan ayetin özlü manasıdır…



Bu aydınlığa kavuşan salikin elbet gönlü ruşen olacaktır. Ve özünün
derinliğinde saklı âlemleri seyre dalmak ta onun hakkıdır…

İşte bu dalış sonundadır ki, cehalet örtüleri, akıllara has basiret gözlerinden
kalkar. Ama nasıl bilir misin? Hangi kalb gözüne? Anlamayı arzular mısın? Elbette
arzularsın; o halde oku:

- “Bugün sana arız olan perdeyi açtık…” (50/22)

Ayet-i kerimesindeki mana sürmesi çekilen kalb gözüne… Ne saadet… Ne
saadet…

Neleri görmez ve neleri müşahede etmezsin ki… Ve batın gözlerine o ilahi
sürme çekilince ne müşahedeler olmaz ki. Yeter ki, o sürme bir defa mana gözüne
çekilsin…

Ondan sonra, batın anlayışları gözün bir başka şeyler görmeye başlar…
Öyle acayip işler görür ki, hayretten hayrete geçer. Müşahede ettiği mukaddes
nurların parıltısı onları öyle kamaştırır ki, açmakta zorluk çeker…

Ya fikre gelen hatıralar… Onlar da bir başka acayip işlerdir. Ona da âlemi
melekûtun sırları çözülür. Kuvve-i fikriye, seyrettiği şeylerin, o kadar tesirinde kalır
ki, düşünemez, edemez olur.

Belki de oraya bir talep için gelmişti. Ama bilmeden aşk vadisine daldı. Zaten
bu hale gelen bilerek neyi yapabilir ki? O aşk heyecanına kapılan talep
vadisindedir, ama bilemez, hayrandır…

Bu hal içinde, onu bir başka kuvvet harekete getirir. Ne olduğunu
anlamadan, bir de bakar ki. Hak yakınlığı vatanında…

— Nasıl oldu bu iş…

Diye soramaz da...

— Neredeyim, nereye geldim?

De diyemez… Şevk hali onu o kadar sarmıştır ki, ne edip ne eylediğini
anlayamaz. Hatta hangi işlere alet olduğunun bile farkında değildir…
Olagelen bu haller içinde, onu bir korku sardığı da olur… Öyle ya, belki bir
an ayıkır, o baş döndürücü güzellikler için:

— Ya bunlar elimden alınırsa?

Diye düşünebilir. Her zaman sarhoş olmaz ya. Ayıktığı da olur. İşte o ayıktığı
zamandır ki, Allah’ın mekrinden emin olmamak aklına gelir. Ve mey’us olur…
Belki de bir yalnızlık duyar, içi burkulur…

Ama… Ama onu, o makama kadar çıkaran Hak Teala, nasıl mey’us eder ki?
Elbette etmez… Onu nasıl gama boğar ki? Elbette boğmaz. Yalnızlık duygusu
ha… İşte bunu hiç vermez… Ayıktırdığı bir anda, o kulunun gönlüne şu ilahi
hitapların ılık sesini duyurur:

—“Allah, elbette insanlara fazlını yağdırmaya güçlüdür…” (40/61)

—“Nerede olursanız olun, O sizinledir…” (54/7)

Beraberlik ha… Hakk’ın kulu ile beraberliği… O’nun kuvveti, kudreti
karşısında, kulun ne kıymeti var ki, hava boşluğunda bir zerre… Koca sahrada bir
milcik… Bu kadar da olamaz… Belki de:

— O halde bu beraberlikte kulun değeri ne?

Diyeceksiniz… Ama sakın şaşırmayın… Ve gerçek olduğunu bilin… Şayet
bu sorunuza karşılık ağzımdan bir:

— Hiç…

Çıkarsa, doğruluğunu derhal kabul edin…

Kulun bir varlığı olacak ve bir şey yapmaya kalkacak ha… Hem de Hakk’ın
kudreti karşısında. Hayır, hayır hepsi silinecek… Kulda varlık vehmi ölecek…
Hele:

-“Allah’tan başka bir ilah yapmaya kalkmayın!...” (51/51)

Emrini duyan kul tümden erir. Fenaya varır… Ve; vehmettiği varlığın zerresi
bile kalmaz.

— Bunu kim anlar ve kim bulur?

Diyebilirsiniz… Gerçekten bu söz çok önemli. Öyle ya, kim anlar kim bulur?
Bu soru çok mühimdir. Üzerinde durmaya değer… İnsanda, onu bulmaya bir
güç vehmederek söylüyorsan, çok yanılıyorsun. Sonra şimdiye kadar anlatılan
hallerden bir şey anlamadığın anlaşılıyor… Yazık… Bu hale göre önce:

-“Bu işin olması veya olmaması elinde değil…” (3/128)

Mealine gelen ayet-i kerimenin manasını düşünmelisin… Ne demek
istediğini bir daha bir daha okuyarak anlamaya çalışmalısın…
Sakın bunu da kendi gayretinle bulacağın vehmine kapılmayasın… Orası bir
tevhid denizidir. Kim kendi gayretiyle oradan bir şey almaya dalarsa, derhal
Hakk’ın gayret dalgaları ona çarpar ve azamet bahr-i muhitine atar…
Şayet, hali böyle olan kul; bahr-i muhitten kurtulmak ister, çırpınmaya kalkar
ve bütün bunlarla sahile çıkmak dilerse, o zaman hayret ve dehşet girdabına
düşer… Şayet Hak Teala ona gerçeği anlamayı nasip etmişse, o zaman şöyle
yalvarmaya başlar:

-“Rabbım, nefsime zulmettim, beni bağışla…” (28/16)

İşte bundan sonradır ki, o kula lütuf lütuf yardımı binekleri gelir.

-“Biz onları, denizde ve karada yüklendik…” (17/70)

Fermanı ile bütün tehlikelerden kurtarır… Ve:

-“Rahmetimizi dilediğimize yağdırırız…” (12/56)

Fermanı gereğince, en beğendiği sahil yurduna çıkarır…

Bu haller olup biterken, artık kulda varlık kalmamıştır. Tamamen Hakk’a
teslim olmuştur…

-“Allah-ü Teala, ilmi, kudreti ve kuvveti ile her şeyi kuşatmıştır…” (41/54)

Emri gereğince, o kulun da nasibine bir şeyler düşer… Sırlar âlemine ait
kapı anahtarları ona teslim edilir…

Bundan sonra, onun için hedef gözükmüştür:

-“Son durak, Rabbınadır…” (3/14)

Cümlesi, onun için bir işarettir. Bu işareti o artık çok iyi anlar…

Çünkü ona, manaları çözme usulü talim edilmiştir. İlhamın ne olduğu, vahyin
ne mana taşıdığı onun bildiği şeydir… Çünkü:

-“O, kuluna vahyedeceği kadar vahyetti…” (53/10)

Ayet-i kerimesindeki mana ona öğretilmiştir.
Sonra, evet sonra:

-“O Rabbının yüce ayetlerini gördü…” (53/18)

Mealini taşıyan ayet-i kerimesinin özünde saklı işaretleri fethetmeye başlar…

Cenab-ı Hakk cümlemize bu hallere ermeyi nasip eylesin… Amin!…