Pages

16 Haziran 2015 Salı

Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hz (k.s.) | Ahir Zaman

Şu dünya hayatında keyifle çalışan kimse yoktur, kimse isteyerek çalışmaz. Ama çalışmaya da mecburdur. Çünkü çalışmazsa bu dünya hayatında aç kalır, susuz kalır, perişan ve muhtaç olur. İşte bunun içindir ki bir çok kimse ağır şartlar altında çalışmaktadır. Meselâ, Adana'ya pamuk toplamaya giden kimseler; evlerini, çocuklarını, mal ve mülklerini terk ederek ağır şartlar altında, kavurucu sıcak güneşin hararetine tahammül ederek, sıcak suları içerek kendi arzuları ile, isteyerek mi gidiyorlar?
Hayır, çünkü mecburdur gitmeye. Biliyor ki bir ay kırk gün o sıkıntıya katlanıp çalışmazsa, dünya hayatında müşkül durumda kalacak, aç kalacak, perişan olacak. Ona, buna muhtaç ve el âlemin içinde rezil olacak.

İşte âhiret için de aynen böyledir. Kimsenin canı, keyfi çalışmak, ibadet yapmak istemese bile, Allah'ın gazabına uğramamak, cehennem ateşinde yanmamak, âhirette perişan olmamak için yüzünü Allah'a döndürmeye mecburdur. Nasıl dünya hayatında perişan ve muhtaç olmak istemiyorsa, âhiret hayatında da perişan ve muhtaç olmayı istememeli ve bunun için Allah'ın emirlerine uymalıdır. Şayet uymazsa öldüğü vakit, ruhu çıktığı vakit Allah'ın azabına uğrar. Kabir azabı çeker, hesaba gittiğinde orada zor durumda kalır ve sonunda Rabbü'l-Âlemîn onu cehennem ateşine atar. İşte bu felâketlere uğramamak için, insanın yüzünü Allah'a çevirip emirlerine riayet etmesi lâzımdır. Allah'ın rızasını kazansın. İnsan ne kadar Allah'a yönelirse emirlerine riâyet ederse o kadar Allah'ın yanında makbul olur. Nitekim Allah-u Teâlâ (c.c) bir âyetinde şöyle buyuruyor: 
Allah katında en şerefliniz Allah'tan en fazla korkanınızdır. (Hucurat: 13) 

Evet, Allah'ın (c.c) yanında en makbul insan müttaki olan takva sahibi insandır. Hakikî olarak Rabbü'l-Âlemîn'in yolunda gidendir. İnsanın büyüklüğü, insanın iyiliğine, ameline göredir. İnsanın âmeli ne kadar çok olursa Allah'ın yanında o kadar makbul ve iyilerden olur. Peygamberler bile asla amelsiz olmamışlardır. O Peygamberler ki Allah (c.c) onları yaratılışlarında büyük yaratmış, onları Peygamber olarak var etmiş, onlar üzerinden kabir azabını kaldırmıştır. Onlar için cehennem azabı olmadığı halde, yine de O, Peygamberlerine tâât ve ibadet etmelerini emretmiş ve onlar da asla emre muhalefet etmemişlerdir. Şayet etselerdi, namaz kılmayıp, oruç tutmasalardı, asla Peygamber olamazlardı.

Allah'ın yanında en makbul kul, Peygamberlerin en efdali, Allah'ın (c.c) mahbubu ve dostu bizim Peygamberimiz (s.a.v) olduğu halde yine de en çok ibadeti o yapardı. O kadar tâât ve ibadet eder, Allah yolunda o kadar eza ve cefaya katlanırdı ki, hiç kimse O'nun yaptıklarına tahammül edemezdi. İbadetlerinin çokluğundan mübarek dizleri şişerdi. Bununla beraber Rabbü'l-Âlemîn bir âyetinde Habibi'ne şöyle hitab eder: 
Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et! (Hud: 112)

Yani sana nasıl emrettiysem öyle hareket et, sakın sözümden çıkma, diye buyuruyordu Âlemlerin Rabbi. Bu âyet-i kerîme inzal oldukta Peygamber (s.a.v): "Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı" buyurmuştu. Çünkü içinde yukarıda geçen âyet-i kerîme vardır. Onun korkusundan ve dehşetinden ihtiyar oldum. İşte Peygamber Allah'tan (c.c) bu kadar korkar, emirlerine muhalefetten bu kadar çekinirdi. İnsan da Allah'a kullukta böyle olmalı. Bazı şeyler vardır ki insan isteyerek yapmaz. Fakat mecbur olduğu için yapar. Allah'a kulluk da böyledir. İsteyerek keyifle olmasa bile mecburen yapmalı nefis ve şeytan muhalefet etse vücudunda bir atalet olsa bile, yine ibadetini yapmalıdır. Vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsan dünya işine bir baksın, nasıl canı istemediği halde çalışıyor. Çünkü mecburdur. Âhiret de aynen öyledir. İnsan rahatını düşünürse Rabbına kulluk yapamaz. Zaten nefsle şeytan bu hususta çalışıyorlar. Daima insanın vücuduna gevşeklik verip Allah'a tâât ve ibadete karşı tembelleştiriyorlar. Öyleyse insan da onların aldatmasına kanarak vücudunun rahatını düşünmemelidir. İnsanin rahatı ancak yüzünü Allah'a çevirmesi ile olur. Şu halde Allah'ın emirlerine meyletmek lâzımdır.

İnsan çalışıp, yorulup eziyet çekmeden dünya rahatını temin edemeyeceği gibi, âhiret rahatı da çalışılmadan, yorulmadan temin edilemez. Âhirette vücut rahatı bulunamaz. Öyleyse insan, ne kadar zor olursa olsun, mecburen ibadetini yapmalıdır. Böyle zorlukla yapılan ibadet Allah'ın yanında daha makbuldür. Hayrı daha çoktur. Çünkü amel, tâât ve ibadet Allah'ın emirlerine uymak ve aynı zamanda nefis ve şeytana muhalefet içindir. Ameldeki gaye budur.

Yoksa Rabbü'l-Âlemîn'in insanın namazına, orucuna ne ihtiyacı var. Onları ne yapsın. Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) büyüktür. Hâşâ O'nda noksanlık yoktur ve kimsenin ibadetine de ihtiyacı yoktur. İnsan için bütün gaye, Allah (c.c)'ın emirlerine itaat suretiyle nefis ve şeytana muhalefet edip, onları ezmektir.Şöylece insanın gayesi nefis ve şeytana muhalefet etmek olmalıdır.

Şeytan Allah'ın (c.c) emirlerine uymayıp, söz dinlemediğinden dolayı tard edilerek dergâhı İlâhî'den atılıp lanetlendiği zaman, Rabbü'l-Âlemîn'e: "Ben de elimden geldiği kadar senin mahluklarını yoldan çıkarıp onları azdıracağım" demişti. Allah da (c.c): 
Andolsun ki cehennemi senden (türeyenlerle) ve Âdem oğullarının içinden sana uyanların hepsiyle dolduracağım. (Sa'd: 85)

Şeytan vaadini yerine getirmeye çalışıyor. Elinden geldikçe, imkân ve kuvvetinin müsaade ettiği nisbette, insanları yoldan çıkarmaya, Allah'ın (c.c) emirlerine muhalefete teşvik ediyor, zorluyor. O şeytan, şeytanlığıyla biliyor ki tard edilmiştir. Biliyor ki kendisine azâb vardır. Tahkikü'l-yakîn olarak biliyor ki Allah'ın cehennemi vardır. Allah'ın kuvvet ve kudretini biliyor. İnsandan binlerce defa daha fazla Allah'ın azametini idrak ediyor. Cennet ve cehennemin var olduğuna, cehennem azabını insandan binlerce defa daha fazla olarak müdriktir. Bütün bunlara rağmen münafıklık edip, bütün kullarını yoldan çıkaracağım, diye Allah'a vermiş olduğu sözü yemiyor. Vaadine sadık kalıyor. Elinden geldikçe Rabbü'l-Âlemîn'in mahluklarını yoldan çıkarmaya uğraşıyor. Sözünü yerine getirme gayreti içindedir. Hal böyle iken'Âlemlerin Rabbi olan Allah nasıl olur da sözünü yerine getirmez. Şeytana, seni ve sana uyanları cehenneme atacağım, dememiş miydi? Emrime uyan kullarımı cennetime koyacağım diye vaad buyurmamış mıydı? Şeytan şeytanlığı ile sözünü yerine getirmeye çalışıyorken, hâşâ Rabbü'l Alemîn nasıl sözünü yerine getirmez? Muhakkak ki sözünü yerine getirecektir. Öyleyse insanın bütün gayesi nefis ve şeytanla mücade olmalı, onlara sürekli muhalefette bulunmalıdır.

Birazcık olsun Allah'ı (c.c) tanıyan, birazcık olsun Peygamberin (s.a.v) şeriatı üzerine istikameti olan kişi, şeytanın işini, nasıl aldattığını bilir, ona göre tedbir alır, kendini korur. Aksi halde helâl haram gözetmez ve şeytanın fiilinden kendini koruyamaz. İstikameti olan, Allah rızasında gitmek isteyen kendini şeytandan korur.

Allah dostluğu rahatlıkla olmaz, Allah dostluğuna rahatlıkla kavuşulmaz. Evliyâullah, mürşidi kâmiller, pek çok amel etmişler, Rabbü'l-Âiemîn'e çokça tâât ve ibadette bulunmuşlar, vücutlarını çok ağır ibadetlerle yormuş ve eziyet çekmişler, ondan sonra Allah dostu olmuşlardır. Bir sohbetlerinde Gavs (k.s.a): "Şeyh Abdülkadir Geylânî yirmi bir sene, insanlar içine girmeden, devamlı olarak, çölde, yabanda tâât ve ibâdetle meşgul olmuştu" buyurdular. Bu zamanın en meşhur, en makbul evliyası belki O'nun kadar büyük, belki daha da büyük, Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin (k.s) velayeti gibi meşhur velayet sahipleri, makamlarını amelsiz ve ibadetsiz elde etmemişlerdir. 
Onun için, insan vücud rahatını düşünmeyerek daima Rabbü'l Âlemîn'in emrini gözetmelidir. Vücut rahatını düşünen, dünya rahatını arayan, dünya güzelliği peşinde koşan, kıyamette perişan olur, âhiret rahatı elden gider. Bundan dolayı, insanın dini kendisince çok mühim olmalı, Allah'ın emri her şeyin üstünde bulunmalıdır, insanın yanında hiçbir şeyin Allah (c.c)'ın emri kadar ehemmiyetli olmaması gerekir.

Âhiret dünyadan çok daha makbuldür. Âhiret hayatı dünya hayatından çok daha uzundur. Âhiretin keyfi ve zevki dünyanınkinden çok daha hoştur. Şu halde insan tâât ve ibadette bulunmalı, en makbul şeyin Allah sevgisi olduğunu bilmelidir.

Şayet insan dünyayı âhiretten üstün görür ve öyle zannederse âhirette perişan olur. Maalesef bu zamanda görülüyor: Âhireti dünyadan üstün tutan binde bir bile kalmamış. Âhiret hayatına dünayadan fazla kıymet veren binde bir bile yoktur. Şimdi insan dünya işleri için hastalanıyor. Dünya işlerinde bir eksiklik olsa başı ağrıyor, hasta düşüyor ve yataklara giriyor. Çok zorluk çekiyor. Halbuki âhiret elinden gitse hiç umursamıyor, işte böylece onların dünyaları âhiretlerinden bin kat daha makbul olmuş oluyor. Hal böyle olunca nasıl insanın işi iyi olur, nasıl Allah insandan razı olur. İnsanın yanında en makbul Allah (c.c) rızası, Allah dostluğu ve âhiret olmalıdır. İnsan şayet dünya işinde bir ziyana uğrarsa, bu ziyanın âhiret ziyanı kadar kendine acı gelmemesi lâzımdır. Sahabeler zamanında böyle idi. Eğer birisi cemaatle namaz kılmaya yetişemezse matem tutardı.

Evde cenaze varmışcasına üzülürdü. Arkadaşları cemaati kaçırdı diye ona taziyede bulunurlardı. İşte âhiret, Allah rızası O'nların yanında bu kadar makbuldü. Allah (c.c) muhabbeti, Allah aşkı, Allah sevgisi O'nların yanlarında bu kadar kıymetliydi. Tabiî ki onlar da Allah yanında makbuldürler. Bu zamanda Allah yolunu terk etmeyen ancak binde bir kalmış, gerisi Allah yolunu terk etmiş, hiç o yoldan haberi bile olmaz hale gelmiştir. Bunların Allah'a tâât ve ibadetleri kalmamış, ancak binde bir kalmış ki onlarda âhiret işlerinde çok perişan, âhiret işlerinde çok gevşek durumdadırlar. Nazarlarında dünyalarının kıymeti âhiretlerinden bin defa daha fazladır.

Artık insan o kanaate varıyor ki nihayete gelinmiştir, artık kıyamete doğru sondur. Bunu da geçerse artık küfürdür. Bir şey kalmaz.

Kıyamet insanların en şerli olanlarının üzerine kopacaktır. Bununla beraber sûrun son nefhasına kadar Allah dostları bulunacak, eksik olmayacaktır.

Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki, bu zamana "nefsî" zamanı demek lâzımdır. Nasıl ki kıyamette hesap vakti Allah Teâlâ Mîzân'ı kurup Peygamber (s.a.v) tahtında oturduğu zaman, günahkârlardan, Allah'ın emrine muhalefet edenlerden feryad-u figân yükselir. Azgın at gibi tepinip melâikenin elinden kurtulmaya çalışırlar. O dehşetli manzarayı ve cehennem ateşini gören Peygamberler bile yüzlerinden, çoluk çocuklarından ümidini kesmiş bir halde, "Yarabbi, nefsî, nefsi" diyerek kendi nefislerinin kurtuluşlarını dilerler. Vallahi şimdi de öyle olmuştur, nefsî nefsî zamanıdır, insan yalnız kendi nefsini kurtarmaya çalışmalıdır. Artık vaaz nasihat devri değildir. Vaaz ve nasihatla iş yapılır dersek şimdi artık o da mümkün görünmüyor. Hiç tesiri olmuyor çünkü dünya muhabbeti, keyif ve safası çok artmış. Şeriata muhalefet, Allah'ın emirlerine muhalefet çoğalmış, helâl ve haram gözetilmez olmuş. İşte bunlardan dolayıdır ki vaaz ve nasihat tesir etmiyor. Artık nefsî, nefsî zamanı olmuş. İnsan nefsini bilsin kâfidir. Ona harb açsın yeter.

Bir kimse Gavs'a (k.s.a) sormuş; "Kurban, bu kadar cezbe ehlî, muhabbet ehli, vird ehli vardı. Şimdi ise hepsi gevşemişler, atâlet içindedirler. Bu nasıl oluyor?" Gavs cevaben şöyle buyurmuş: "Evet artık hidayet kalmamış da ondan. Bizimki de bu zamanda Vallahi bir idaredir. Aldatmaca gibi bir şey. Çünkü hidayeti tâmme şimdi Hazret-i Mehdi'nin elindedir. Hidayeti tâmmeyi ancak o yapacak. Biz şimdi idare ediyoruz. Çoluk, çocuk nasıl aldatılır, eğlendirilirse, biz de öyle yapıyoruz. Artık iş Mehdî'ye kalmış. Onun zamanında hidayeti tâmme olabilir. Bu zamanın insanlarında ilerleme olmuyor. Gün be gün, saat be saat, dakika be dakika geriye gidiliyor. İlerleme, terakki hiç yoktur. Devamlı yönleri gerileme ve atâlet üzerindedir.

İnsan öyle kanaate varıyor ki artık zamanıdır. Hiç tutulacak taraf kalmamış şimdi. Onun zamanı olmasa hidayet zordur. Ümitler kırılmış. Tek ümit kapısı varsa o da Nakşibendî Tarikatı'ndadır. Durum çok kritiktir, inısan o kanaate varıyor ki zamanı çok yaklaşmıştır.

İmam-ı Rabbânî (k.s.a) zamanında kendisine gelip, "Mehdî sensin" demişler. "Hayır ben değilim" buyurmuş, gerçi ben de öyle zannediyordum ama ben yüzün başını, (asrın başını) geçtim. Mehdî asrın başında gelecek, zuhuru asrın başında olacak ve Nakşibendî halifesi olacak; tabiî bu hadîs falan değil, İmam-ı Rabbâni'nin sözüdür. Bugün her ne kadar nefsî nefsî zamanı ise de insan elinden geleni yapmalıdır. İnsan kendisini nefis ve şeytandan kurtarmaya çalıştığı gibi elinden geldiği kadar akrabasını, ailesini, çocuğunu, çevresini ve ümmeti Muhammedi de kurtarmaya onlara yardımcı olup yüzlerini Allah'a döndürmeye çalışmalıdır. Bilhassa kendisini nefis ve şeytanın elinde bırakmamaya çok gayret edip kendini muhafaza etmelidir. Kıyamet günü nefsî nefsî'dir. Orada Allah-u Teâlâ herkesin hayır ve günahına göre muamele eder. Kimsenin hayrını kimseye vermez, herkes günahıyla baş başadır. Kimse kimsenin hesabını görmez. Herkes hesabıyla baş başadır. Nefis ve şeytanla elden geldiği kadar bu dünyada mücadele etmek lâzımdır ki yarın nefsî nefsî zamanı olan kıyamette, müşkül durumda kalınmasın. Bu mücadelenin sûr üfürülunceye kadar devamı lâzımdır.

Nefis ve şeytanla mücadele etmek insanın elinden gelir, kuvveti yeter onlarla mücadeleye. Her kim benim gücüm, kuvvetim yetmiyor derse, o yalan söylüyordur, o kezzabdır. İnsan nefis ve şeytana yetebilir, insan Allah'ın emirlerine muhalefet etmeyebilir, günah işlemek istemese işlemez. Gayet kolaydır. Eğer ben edemiyorum gücümün üstündedir derse yalan söylemiş olur. Çünkü Allah-u Teâlâ:
"Allah bir nefse gücünün yetmediği şeyi teklif etmez. Ancak takatinin ve gücünün yeteceği şeyi teklif eder". (Bakara: 286)

Hiçbir nefse kendi vusatından fazla teklifte bulunmam, buyuruyor, yani Allah kimseye yapamıyacağı şeyleri emretmez. Öyleyse insan nefs ve şeytanla mücadele edebilir.Gerçi İmam-ı Rabbânî, Şeyh Abdülkadir Geylânî gibi yapamaz ama kendi gücünün nisbetinde yapabilir, insan yapmıyor, sonra da yapamıyorum, edemiyorum, diyor. Bu kendi kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Şeytanın aldatmasıdır. İnsan kendini Allah'ın vermiş olduğu kuvvet ve nusret nisbetinde muhafaza edebilir, şeytana muhalefet edebilir. Allah'a kulluk dünya işinden zor değil, dünya işi kadar yorucu değildir. İnsan yirmi dört saatte bir saat, yüzünü Allah'a çeviremez mi? Yirmidört saatte beş vakit namaz kılamaz mı? Her farz namaz en çok beş dakika sürer. Yapamaz mı bunu insan? Esasında insan kendi kendine hile yapıyor, yoksa haram yemek istemese yemeyebilir gıybet etmek istemese terk edebilir. Demek ki hepsi insanın elindedir. Hoş şeytanın tüfeği yoktur ki insana çevirsin de zorla insanı kötülüğe teşvik etsin. Şeytanın yapabileceği tek şey kalbde vesvese meydana getirip kötü işleri telkin etmeye çalışmaktır. Hepsi bu kadar. Bütün kuvveti bundan ibarettir. Başka hiçbir şeyi yoktur. Eğer insan ona yardımcı olmazsa hiçbir zararı dokunamaz. Fakat insanın canı (nefsi) da Allah'ın emrine karşı gelmek istiyor. Vücudunun rahatını onda görüyor. Şeytan da arada insana yol gösteriyor. Başkaca hiçbir şey yapmıyor, zaten elinden de gelmez.

Kaynak: Sohbetler Kitabı 4. sohbet