Pages

16 Haziran 2015 Salı

TAVAN ARASI

Padişahların Cenaze Merasimi

Osmanlı padişahlarının cenaze namazı ve merasimi yeni padişahın iznine bağlıydı. Vefat eden padişahın cenazesinin yıkanmasından önce hazırlıklardan sorumlu kişi, Bâbüssaâde ağası vasıtasıyla padişahtan “Merasim-i lâzime ne ise yapılsın!” iznini alırdı. Padişah öldüğü zamandaki elbisesiyle, harem kapısı dışında kurulan gölgelik içinde şeyhülislâm, sadrazam, vezirler, yeniçeri ağası, kaptan paşa, kazasker, defterdar, reisülküttâb, ocak ağaları ve diğer devlet adamları tarafından görülüp dua edilirdi.
Sonra cenaze dârüssaâde ağasının nezaretinde saray imamı, padişah imamı ve selâtin şeyhleri tarafından yıkanırdı. Bu sırada sadrazam Ayasofya, Sultanahmet, Fatih ve Süleymaniye camilerinde salâ verilmek üzere bir buyruk gönderirdi. Şehremini ağa ve mimar ağayı da mezarı hazırlamakla görevlendirirdi.

Cenaze yıkandıktan sonra devlet adamları tarafından dua edilip tabutu eller üzerinde Bâbüssaâde önünde hazırlanan musallaya konulurdu. Şeyhülislâm tarafından namazı kıldırılırdı. Ancak imamlık yapmasına engel olacak bir mazereti varsa en kıdemli olanı veya Rumeli kazaskeri bu işi yapardı. Bu sırada yeni padişah da Arz Odası’nın kapısı önünde namaza iştirak ederdi. Tabut yine devlet ricalinin elleri üzerinde Ortakapı’ya kadar getirilirdi. Cenaze alayında Şeyhülislâm örfî kavuk ve beyaz kürk giyerdi. Diğer erkân kallâvî veya örfî kavuk, mücevveze yani büyük sarık ve divânî elbise giyerlerdi.

Devlet erkânı, kapı halkı, ocak ağaları, saray ağaları, başçavuş ve çavuşlar, arabacı, topçu, cebeci, yeniçeri ocakları ve kadılardan oluşan alay cenazenin önünde olmak üzere türbesine kadar gidilirdi. Definden sonra taziye ve dua içeren kısa bir metin dârüssaâde ağası aracılığıyla padişaha arz edilir ve ardından yeni padişahın hil’at töreni yapılırdı. Osmanlı padişahlarının cenaze merasimlerine halk da büyük rağbet gösterir, padişahın vefatı büyük hüzne sebep olurdu. Türbeleri, halk her zaman ziyaret eder ve duayı eksik etmezlerdi.
(Erol Özbilgen, “Gündelik Hayat”, Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti, İz Yay., İstanbul, s. 309-310.)

Şiiri Severiz Biz!

Eski kitaplarımızdan hangisini açsak şiire rastlarız. Edebiyatla ilgili kitaplar değil kastımız; fıkıh kitaplarının haşiye ve şerhlerinde, hadis açıklamalarında, tasavvufî metinlerde, nahiv kitaplarımızda bile daima şiir vardır. Çünkü şiiri seven bir medeniyetiz biz. Efendimiz s.a.v. de sevmiş, “Şiir hikmettendir” buyurmuş.

Şiir gönlümüzü okşar, dile getiremediğimiz hislerimize sözle can verir. Yakın zamanda kaybettiğimiz şairlerimizden merhum Olcay Yazıcı bir mısrasında şöyle diyordu: “Şiire sığınalım, şiire ve Allah’a…” Bu mısradaki meramı ilk bakışta anlayamasak, hatta ifadeyi aşırı bulsak da, yüreği serinleten bir şiire rast gelince anlıyor insan. Sezai Karakoç’un “Gül Muştusu” şiirinin şu mısraları ne iyi örnek:

“Yetiş ayağının tozu olduğumuz Peygamber / Yetiş her zaman diri olan varlığınla / Yetiş yak lambamızı / Yetiş aydınlat karanlığımızı; / Yetiş yeşillendir çöllerimizi / Yetiş dirilt insanımızı / Seni sevenin ismiyle yetiş bize / Yetiştir bize / Günahlarımız kül edecek ateş harmanını / Verim yağmuru insin ülkemize / Mekke’ye, Medine’ye, Şam’a / Kudüs’e, Bağdat’a, İstanbul’a / Semerkand’a, Taşkent’e, Diyarbekir’e / Yetiş Peygamber imdadı yetiş / Yetiş Allah’ın izniyle / Yetiştir erlerini / Diriliş bayraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varı yok gören / Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi ağan / Küçük askerlerini / Gül diksinler diye yeni topraklarına / İnsanın ta gönlüne / Yetiştir erenlerini / Allahım / Âmin”

Akif’in Hutbesi

Birinci Dünya Savaşı sonrasında vatanı işgal eden güçlere karşı herkes birlik olup savaşmış, İslâm yurdunu müdafaa etmiştir. Bu birliğin sağlanmasında özellikle o beldelerdeki alimlerimizin, kanaat önderi şahısların büyük gayreti olmuştur. Doğudan batıya her yerde bu böyle olmuştur. Mehmet Akif de Anadolu’nun birçok yerini dolaşmış, halka vaaz etmiş, hutbe okumuş, dergi çıkarmıştır. Balıkesir’de irad ettiği bir hutbeyi Eşref Edib anlatıyor:

“Ey cemaat-i müslimîn! Bugün herkesin üzerine düşen vatanî vazifeler, dinî görevler vardır ki onu yerine getirmede zerre kadar ihmal gösterme caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, kutsal vatan topraklarımızı ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu namert taaruza karşı koymak kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar her fert için Allah’ın kesin bir emri olduğu bir an bile hatırdan çıkarılmamalıdır. Bugün herkes bütün gücünü, kuvvetini harcamakla sorumludur, yükümlüdür. Osmanlı saltanatını yükseltmek için Karasi’nin (Balikesir ve Manisa yöresi), bu kahraman İslâm muhitinin vaktiyle ne büyük fedakârlıklar gösterdiği herkesin malumudur. Rumeli’yi baştan başa fetheden hep bu topraktan yetişen babayiğitlerdi. O kahraman ecdadın torunları olduğunuzu ispat etmelisiniz. Anadolu’yu müdafaa hususunda diğer vilayetlere önayak olmak şerefini siz kazandınız. Çabanız, gayretiniz övgüye değerdir. İnşallah bu şan ve şeref kıyamate kadar artar. İnşallah vatanımızın haysiyeti, istiklali, saadeti, refahı, mamurluğu dünyalar durdukça sağlam bir şekilde muhafaza edilir.”

Bu hitabe bir saat kadar sürdü. Ben de not tuttum. Akif kürsüden inince herkes eline sarıldı. Kucaklaştı. Bu sözler halk üzerinde, mahzun ve kederli gönüller üzerinde çok büyük tesirler meydana getirdi. Sonra silahlı mücahitlerle, harekâtı idare edenlerle görüşüldü. Milli kuvvetlerin oluşumunda büyük emeği ve gayreti olan Hasan Basri Çantay birkaç gün bizi misafir etti. Sonra İstanbul’a döndük.
(Eşref Edip, Milli Mücadele Yılları, Beyan Yay., İstanbul, 2011, s. 32-32)

Şâm-ı Şerif

Tarih kitaplarından İslâm medeniyetinin güzelim şehirlerini tahrip eden istilacı orduları okuruz. Moğollar Semerkand’ı, Buhara’yı ve Bağdad’ı; Haçlılar Kudüs’ü, Gırnata’yı, Kurtuba’yı, İşbiliyye’yi tahrip etmişler; mescitleri, kütüphaneleri, imaretleri, hanları, hamamları yakıp yıkmışlardır. O şehirlerin pek çoğunu sadece bazı kaynaklardan, yolu oralardan geçmiş seyyahlardan ufukta belli belirsiz bir görüntü gibi hatırlamaya çalışıyoruz.

Tarih yazılmaya devam ediyor. Şehirlerimiz de tahrip edilmeye… Geçtiğimiz yüzyılın başında nice şehrimiz tahrip edildi Hindistan’dan Bosna’ya. Yakın zamanda Afgan şehirleri bombalandı; veliler, alimler gülistanı Bağdad tarih boyunca yaşadığını yine yaşamaya devam ediyor. İlim diyarı Kahire, kıymet bilmezlerin elinde kahroluyor. Halebü’ş-Şehbâ diye bilinen beyaz taşlı mimarisiyle güzelim Halep ıssız bugün. Ve Şam… Şerif sıfatıyla bildiğimiz, ashab-ı kiram diyarı, veliler otağı, başkentlerimizden, ciğerparemiz Şâm-ı Şerif de tahrip ediliyor. Artık o eski mamur günlerinden uzak. 

Bakın Şair Nabî nasıl anlatıyor o eski Şâm-ı Şerif’i:
“Gönül alıcı büyük şehir Şam o kadar güzeldir ki, sokakları ariflerin yolu gibi geniş, duvarları yiğitlerin himmeti gibi yüksek, sokağa bakan odalarının pencereleri ise aşıkların gözüne benzemektedir. Çardakların kemerleri birbiriyle birleşerek, evlerin dış tuğlalarını kille sıvamakla meydana gelen çeşitli görünümler, üzerlerine keçelerin örtülmesi ile ortadan kalkmıştır. Amma cennet görünümlü temiz kalplere benzeyen evlerin içerisi temizlenmiş ve parlatılmıştır. Tavanı sarı ve lacivert nakışlı, parlak renkkıran camları gök kubbeyi andırır. Keser işi yedi renkli bin parçadan koyulmuş döşeme mermerleri, insanı hayrette bırakan yıldızlar kümesi gibidir. O gönül süsleyen şehre, Kur’an-ı Kerim’de zikri geçen Kevser tabiatlı yedi ırmak her yandan gelerek toplanır. Bütün mahallelerden akarak mevzilerin hepsine dağılır.”

Kaynak: http://semerkanddergisi.com/tavan-arasi-72/