Pages

8 Temmuz 2015 Çarşamba

GAVS'UL ÂZÂM SEYYİD ABDULHAKİM EL-HÜSEYNİ K.S.’NİN DÜNYA, ÖLÜM, KIYAMET HAKKINDAKİ BİR SOHBETİ

Gavs Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni (K.S.) bir sohbetlerinde buyurdular ki: Bir zamanlar bir ağa varmış. Dokuz-on günlük mesafedeki bir şeyhi ziyaret edip duasını almayı murad etmiş ve kalkıp yola koyulmuş. Nihayet şeyhin huzuruna varmış. Kendini takdim ederek ben falan memleketten falan ağayım. Duanızı almak için huzurunuza geldim. Lütfen bana dua ediniz, diyerek dua talebinde bulunmuş.

Şeyh cevaben:
“Allah canını alsın. Allah seni dünya yüzünde bırakmasın. Tez canını alsın ki, çabuk nail olup gidesin” diyor. Ağa şaşırıyor. “Efendim, ben buralara kadar duanızı almak için geldim. Sen ise bana beddua ediyorsun” diyor. Şeyh: “Hayır, hayır oğul, ben sana beddua etmiyorum. Sana dua ediyorum. Senin dünyada kalışın zararınadır. Dünyada kaldığın müddetçe zulüm ve hakaretine devam edeceksin. Onun için benim sana söylediklerim aslında sana dua mahiyetindedir. Sen de benden dua talep etmiyor muydun? Senin dünyada fazla kalıp günahını çoğaltarak, kıyamette perişan olmanı istemediğimden sana bu duada bulundum” buyuruyor.

Evet işin aslı böyledir, insan dünyada çok kalıp da Allah’ın rızasını tahsil için az çalışırsa, böyle kimsenin kalmasından ise gitmesi daha iyidir. Rabbü’l-Âlemîn insanı dünyaya, âhiret için çalışıp büyük menfaatler temin etsin diye göndermiş. Onun için de âhirette büyük mükâfatlar hazırlamış insanlara. Cenneti hazırlamış, Cemalüllah’ı hazırlamış insana. Dünyaya da insanı, bunları kazanabilmek için göndermiş. Rabbü’l-Âlemîn dünyayı, (emrine muhalefet edilsin, namaz kılınmasın, zulüm edilsin, haram mal yenilsin) diye yaratmamıştır. Keyf ve sefa sürülsün diye de dünyayı halk etmemiştir. Eğer dünyayı keyif ve sefa için halk etmiş olsaydı, dünyayı harap etmezdi Rabbü’l-Âlemîn. Zevâli olmazdı dünyanın. İnsan, onun içinde ebedî olarak kalırdı. İhtiyarlık ve hastalık da olmazdı. Kığın sıcağı yazın soğuğu olmaması
icab ederdi.

Eğer dünya ebedî olmuş olsaydı, Öyle bir hâl üzere olması icab ederdi ki, insan içinde devamlı keyif ve sefa üzere bulunurdu. Halbuki hiç de öyle değil. Demek dünyayı bunlar için yaratmadı Rabbü’l- Âlemin. Zâtını tanısınlar diye emrine uysunlar diye yarattı dünyayı. Yani dünyayı bir imtihan sahası olarak yarattı Rabbü’l-Âlemîn. İnsanları tecrübe etmek için halk etti. Öyle ise yüzünü Allah’a döndürmeyen, namazını kılmayan, orucunu tutmayan, dünyaya kapılıp da Allah’tan hiç haberi olmayan insandan, Allah’ın mahlûkları arasında daha ahmak bir yaratık bulmak mümkün olamaz. Bugün için dünya keyif ve sefasında ise, bedeninin rahat ve huzuru yerinde ise, bu böyle devam etmez. Sonunda ölüp yerin altına girecek, vücudu çürüyüp gidecektir. Ne zaman ki dünyadan nakil olup giderse o zaman gerçekleri görecektir. İnsan akıllı olmalı, aklını başına toplamalı, bu dünya hayatının ebedî olmadığını, dünyanın harap olup insanın Haşir’de Rabbü’1- Âlemîn’in huzurunda toplanacağını, yaptıklarından Rabbü’l-Âlemin’in hesap soracağını düşünmelidir. Öldüklerinden sonra dirilip Haşir’de toplanacağımızı Rabbü’l-Âlemin senede bir defa nebatat üzerinde haşrın bir örneğini vererek göstermektedir. Otların, ağaçların, buğday ve arpa gibi hububatın bilcümle nebatatın senede bir defa kıyametini koparıp sonra haşrini yapmaktadır.

Evet kuruyan otlar, senede birkaç gün yağmur yağmasıyla yavaş yavaş yeşermekte, hayat bulmakta, büyümekte ve kemâle ermektedir. Kemâle ermesinden sonra sararıp solmakta, esen kuvvetli bir rüzgârla dağılıp her bir parçası bir yere gitmektedir. Yerin altında sabit kalan kökü yeni baha geldiğinde Rabbü’l-Âlemîn’in inzal ettiği yağmurlarla tekrar hayat bulup başını topraktan çıkarmakta, yavaş yavaş eskisi gibi büyüyüp kemâle ermektedir. Aynen eski hâlini almasıyla, bir evvel seneki durumunu, şeklini, muhafaza etmesi ile, eskisinden hiç fark edilmemektedir. İnsanın durumu da aynen böyledir. Otların dağılıp tekrar hayat bulması gibi, insan da öldükten sonra bütün kemikleri çürümekte, etleri dağılmakta, toprağa karışmaktadır. Fakat insanın kökü mesabesinde olan, asla çürümeyen esas (us-us) kemiği, toprağın altında kalan nebatatın kökleri gibi hiçbir şey olmadan kalır, tâ sûr üflenince ye kadar (*). O zaman tekrar hayat bulup hayyolur. İsrafil isimli meleğin elinde kaval şeklinde olan, bu sûru İsrafil (A.S.) ağzına götürmüş vaziyette, üflemeye hazır olarak emir beklemektedir. Kitaplarımız sûra üç defa üfürüleceğini haber vermektedir. Birinci sûr insanları korkutmak içindir. Ondan çıkan müthiş bir ses insanları o kadar korkutacak ki hamile kadınlar korkularından çocuklarını zayi edecekler. Emzikli kadınlar yavrularını emzirmekte oldukları halde atacaklar. Denizler bile o sesin dehşetinden coşup yataklarından taşacak. İkinci sûra üfürüldüğünde bütün mahlûkat helak olup ölecekler.

İnsanlardan, cinlerden meleklerden geriye hiç kimse kalmayacak. Ancak Azrail, Cebrail, İsrail, Mikâil ve Şeytan müstesna. Daha sonra Rabbü’l-Âlemîn Azrail’e Şeytan’ın da canını almasını emredecek. Şeytan kaçmaya çalışacak. Azrail kovalayacak, şeytan kaçacak, kurtulamayacağını anlayınca yerin altına girip gizlenmeye çalışacak. Azrail orada da kovalayacak, kurtulamayacağını anlayınca şeytan bu sefer gökyüzüne kaçıp kurtuluş çareleri arayacak. Fakat Azrail arkasını bırakmayacak. Gökyüzünde yakalayıp canını almak için kovalayacak. Şeytan son çare olarak kurtuluşu denizlerde bulacak. Denizlere iltica edip gizlenecek. Azrail (A.S.) çok aradığı halde bulamayacak. Rabbü’l-Âlemîn’e iltica edip, Yarabbi ben bulmaktan aciz kaldım, ne emir ediyorsunuz diye arz edecek. Rabbü’l-Âlemîn Azrail’e “Cehenneme git, Cehennem bekçisi Mâlik’i gör, sana yetmiş bin tane Cehennem köpeği versin, onlarla şeytana bak, ara bul!” diye ferman edince Azrail hemen Cehennemden yetmiş bin köpek alıp şeytanın arkasına salacak. Fakat yetmiş bin Cehennem köpeği de şeytanı bulamayınca, Azrail tekrar Rabbü’l-Âlemîn’e arz edip almış olduğu emirle Cehennemden yetmiş bin köpek daha alıp şeytanı arayacak. Yine de bulması ve yakalanması mümkün olamayacak. Bir defa daha Rabbü’l- Âlemin’e iltica ederek durumu arz edecek, almış olduğu yeni bir emirle, Cehennemden üçüncü defa yetmiş bin köpek çıkararak şeytanın peşine salacak, artık şeytan kurtuluş yolu bulamayınca kendini Hazret-i Adem’in mezarına atarak yüzü koyun secde edercesine Hazret-i Adem’ in mezarına kapaklanacak, bütün köpekler üstüne üşüşecek ve Azrail yetişecek. Bakacak ki şeytan Hazret-i Adem’in mezarına kapanmış. Diyecek ki:

“Ey mel’un Allah (C.C.) emrettiği zaman secde etmedin de şimdi mi secde ediyorsun?” Şeytan, “Hayır ben şimdi secde etmiyorum. Ben nerede ne zaman secde ettim ki?” diye cevap verecek, Azrail, “İşte baksana başını Adem’in mezarına koymuş secde etmişsin, başını kaldırınca, Azrail derhal vurup ruhunu alacak ve Cehennem Mâlik’ine teslim edecek.

Şeytanın canını alırken, şeytandan öyle bir nara, öyle bir ses çıkacak ki, şayet insanlar sağ olsalardı o sesin dehşetinden hepsi helak olurlardı. Daha sonra Rabbü’l-Âlemîn Azrail’e diğer meleklerin de canını almasını bildirecek. Azrail emri yerine getirecek. Geriye bir tek Azrail (A.S.) kalacak. Rabbü’l-Âlemîn ona da “Öl!” diye emredince Azrail hemen orada ölüverecek. Rabbü’l-Âlemin’in Zatından başka hiçbir şey kalmayacak. Aradan bir zaman geçtikten sonra, Rabbü’l-Âlemîn İsrafil’i sûra üfürmesi için tekrar diriltecek. Daha sonra Arş-ı Âlâ altında bulunan suyu (insan menisine benzeyen) hayat denizinden kırk gün müddetle yeryüzüne sağanak halinde yağmur yağacak (*). İnsan kökü sayılan Us-Us kemiği, otun büyüyüp boy atıp yeryüzüne fışkırması gibi çürüyüp dağılmamış olan o Us-Us kemiği kırk gün içinde boy atıp vücud bulup kemâle erecek. Daha evvelden diriltilmiş olan İsrafil, bütün mahlûkatın ruhlarının içinde bulunduğu sûra üfürünce, ruhlar çıkıp dağılacak.

Her ruh kendi cesedini bulup içine girecek. O zaman uykudaki bir insanın uyanması gibi insanlar dirilecek. Bu diriliş bir odada uyumakta olan birkaç kişiye seslenildiği zaman nasıl hepsi birden uyanırsa, aynen onun gibi insanlar bir defada dirilecekler. Yeniden diriltildikten sonra, Rabbü’l- Âlemîn’in halk edeceği bir ateş bütün insanları ve melekleri kuşatıp önüne katarak mahşer yerine getirecek. Hâşâ, bunlar Rabbü’l-Âlemîn’in yanında zor değildir, insanı tekrar bir tohumdan halk etmesi hiç de Rabbü’l-Âlemîn’e zor olmaz. İnsanları bir damla meniden halk etmesinin zor olmadığı gibi.

Evet insanı bir damla sudan hâlk etti. O bir damla su ana rahmine dökülünce orada kan oldu, kana inkilâp etti. Rabbü’l-Âlemîn o kandan kemik meydana getirdi. Daha sonra kemiklere et sardı. Et parçası haline gelen insan teninde göz, kulak, el, ayak, ağız meydana getirdi. Zamanla, onu da inkişaf ettirerek vücud teşekkül ettirdi, Daha sonra ruh verdiği o vücud, dokuz ayda ana rahminde canlı olarak kalıp nihayet dünyaya gelmesine müsaade edildi. Şimdi yeniden diriliş mi zordur? Yoksa darı tanesi gibi olan insan tohumuna hayat vermek mi zordur? Şüphesiz ki hiç yoktan meydana getirilen insan vücudu daha zordur. Fakat Allah’ın yanında zor hiçbir şey yoktur. İnsan akıllı olup aldatılmamalıdır.

İnsanın kurtuluşu, samimî olarak Allah’a yönelmekle ancak mümkündür.

(*) Us-us Acb (kuyruk sokumu) da denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihayeti. Fâtîha-i hilkat olan küçük kemik Acb-üz zeneb diye hadîs-i şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik olup hiç çürümez… Nâşir. (neşreden, dağıtan, yayan, yayınlayan) Bahr-i mescur (mescur; Memlü, Taşkın su, Deniz) Arş altında bir deryadır. Buna bahr-i hayvan dahi derler. Hak Teâlâ ölüleri ba’setmek (diriltmek) murad edince o deryadan kırk gün gece/gündüz yağmur yağdırır, yerden nebat hâsıl olur gibi ölüler onunla dirilir. Ondan sonra sûr nefholunur, kabirlerden çıkarlar. Bahr-ı mencura Heykâîl adında bir melek müvekkeldir(Vekil tayin olunmuş olan). Diğer melekler onun emrine tâbidir. Heykâil çok muazzam bir melektir… Nâşir.