Pages

21 Kasım 2015 Cumartesi

ANLAMSIZ TASAVVUF DÜŞMANLIĞI

Günümüz İslâm dünyasında din adına hareket ettiklerini söylemelerine rağmen her türlü şiddeti uygulayan gruplar görmekteyiz. Hemen her akşam haber bültenlerinde yürek burkan görüntüler yer alıyor. Hadiselerin failleri ise dayanak olarak Kur’an ve hadisi esas aldıklarını iddia ederek, yaptıklarından sevap bile umuyorlar. Çünkü kendi yorumlamalarına göre Allah’ın dinine hizmet ettiklerini düşünüyorlar.


Böyle gruplarda farklı niyetle içlerine karışanları veya başka hesaplarla insanları yönlendirenleri ayrı tutacak olursak, büyük kısmının başlangıçta samimi insanlardan oluştuğunu söylemek mümkündür. Ancak tuttukları yolun ortaya çıkardığı sonuçlara bakıldığında, kandırılan ve yanlış yönlendirilen bu kişilerin samimiyetlerinin de bir anlam ifade etmediğini görürüz. Zaten işledikleri fecaatlere bakıldığında da ilk başta söz edilebilecek samimiyet ve saflığın kaybolduğunu anlarız. Tuhaf olan şey, vardıkları son noktada bile kendilerini dine hizmet ediyor sanmalarıdır.

Karşımıza çıkan manzara ise insanı ürkütmekte ve İslâm’ın güzel yüzü örtülmektedir. Çünkü müslüman olmayanlar İslâm coğrafyasının farklı bölgelerindeki bu şiddet olaylarını gördükten sonra, Batı’da İslâm’la terörü bir araya getiren propagandanın da etkisiyle dinimizi insanlık için bir tehlike ve tehdit olarak algılamaktadır. Bazılarımız kolaya kaçarak bu kötü manzaradan İslâm düşmanlarını sorumlu tutuyor. Oysa müslümanların birbirlerine yaptıkları, faturayı başkalarına keserek işin içinden çıkmayı imkansız hale getiriyor.

Ehl-i Cemaat olmayınca

Bütün dünyanın izlediği vahşet görüntülerinin özellikle Arapça konuşulan bölgelerde gerçekleşmesi son derece manidardır. Allah’ın ayetlerini, Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerini, tercümesine ihtiyaç olmadan okuyabilen insanların içine düşmüş olduğu bu durum bizi düşünmeye sevk etmelidir. Demek ki mesele sadece Arapça bilmek, Allah ve Rasulü’nün buyruklarını doğrudan anlamak değil, doğru anlamaktadır. Bu doğru anlayış hakim olmadıkça “Arapça biliyorum” diyerek ayet ve hadisleri bağlamlarından koparıp “Allah ve Peygamber’i şöyle buyuruyor” şeklinde yorumlayıp başkalarının üzerine saldırmak son derece kolaylaşmaktadır. Aslında bugün olan biten de tam anlamıyla budur.
Her şeyden önce, İslâm adına hareket ettiklerini söyleyen ve ürkütücü eylemlere imza atan bu hareketlerin arka planında var olan zihin ve inanç dünyasını çok iyi tanımak zorundayız. Bunu tetkik ettiğimizde, şiddet olaylarının ardında başta “ehl-i cemaat”in reddiyle birlikte müslümanların hayata kattıkları bütün güzelliklere düşman olan bir zihniyetin yattığını görürüz.

Malum, pek çok İslâmî anlayışın içinde ana yol “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemat”tir. Buradaki cemaat ehli olmak demek, başta sahabi efendilerimiz ve selef-i salihîn dediğimiz ilk dönem alimlerimiz olmak üzere, ümmetin ortak değeri olan alim ve salih zatların ortaya koyduğu anlayıştır. Onlar Kur’an ve Sünnet’i nasıl anlıyor ve anlatıyorlarsa ona tabi olmaktır. Bu da akaid ve fıkıh mirasına sahip çıkıp benimsemekle mümkün olur.

Müslümanların hayata kattığı güzelliklere düşmanlık da “ortak miras” konusuyla doğrudan ilgilidir. Dikkat edilirse bu gruplar eliyle nerede bir türbe varsa yıkılıyor, her şeye şirk yaftası yapıştırılarak hayat müslümanlara zehir ediliyor. Camilerdeki süslemeler ve levhalar bile, “Hz. Peygamber s.a.v. zamanında böyle şeyler yoktu” denilerek bid’at olduğu gerekçesi ile yasaklanmaya çalışılıyor.
Bu durum bid’at kavramının neyi ifade ettiğini kavrayacak ilmî bir altyapıya sahip olmaksızın yorumda bulunmanın bir neticesidir. Ayet ve hadisleri yorumlamakta kendini yeterli gören ve Selef-i Salihîn’i görmezden gelen söz konusu zihniyet, katı ve merhametsiz tutumlarıyla müslümanların çağlar boyunca hayata kattıkları güzellikleri kökünden kazımak, İslâm ümmetini şeriata uygun dahi olsa her türlü incelikten mahrum bir hale getirmeye çabalamaktadır.

Kardeşine şirk iftirası

Kaba, saygısız, her şeyi kendine göre şirk olarak değerlendiren, kendileri gibi olmayanları müşrik ilan eden, evvelki İslâm büyüklerine hakaret eden, alaya alan bu yaklaşım, son zamanlarda özellikle gençler arasında yayılmaktadır. Ülkemizin dışarıya açık oluşundan yararlanılmakta, provakatif kitaplar verilerek bilgiden ve doğru rehberden yoksun zihinler bulandırılmakta ve apaçık bir düşmanlık aşılanmaktadır.

Artık sistemli bir ideoloji haline gelmiş olan ve finanse edilerek büyütülmeye çalışılan bu zihniyet, ülkemizdeki din anlayışını da alt üst edip, İslâm dünyasında müslümanların en huzurlu ve uyumlu yaşadığı tek ülke olan memleketimizi diğer ülkelere benzetmek için çabalamaktadır. Buna karşı son derece uyanık olmamız, çocuklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor.

Bu zihniyetin en büyük düşmanlığı tasavvufadır. Halbuki tasavvuf yüzyıllardır İslâm ümmetini bir arada tutan, kriz dönemlerinden sonra dimdik doğrultan, nice fetihlerin ve kitlesel ihtidaların öncüsü olan aslî bir unsurdur. Yüzyıllardır müslümanların ruhu ve canı gibidir. Tasavvufun ön planda olduğu toplumlarda müminler şeriata sımsıkı tutunmuş, ümmet şuuruna ermiş, birbirine karşı merhamet sahibi kimseler olarak yardımlaşmış, yek vücut olmuşlardır. Bunun yanında kâfirlere karşı Allah Rasulü s.a.v.’in metoduna uygun bir tebliğ ve mücadele yöntemi izlemiş, İslâm dininin huzur ve adalet için yegane hakikat olduğunu insanlığa göstermişlerdir.

Tasavvufa hor bakılan veya yasaklanmaya çalışılan ülkelere baktığımızda ise, müminler arasındaki kardeşlik bağının hakkıyla tesis edilemediğini, toplumun birbiriyle gerçek anlamda kucaklaşamadığını görürüz. Bu durum İslâm’ı hakiki manada yaşamak adına müslümanların sinelerinde taşıdığı duyguların ve zihninden geçen düşüncelerin ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, Arap olmayan unsurların neredeyse tamamı tasavvuf vesilesiyle İslâm’ı kabul edip benimsemişlerdir. Balkanlardaki müslümanların, Türkistan diyarlarının ve Anadolu’nun İslâm’ı kabul etmesi de bütünüyle tasavvuf eliyle gerçekleşmiştir. Aynı şekilde günümüzde başta Avrupa olmak üzere gayrimüslim coğrafyalarda İslâm’ı kabul eden kimseler bu aziz dini tasavvuf vesilesiyle tanıyıp sevmekte ve hak din olduğuna şehadet etmektedir. Kuzey Afrika’da da insanların dine bağlanmalarında tasavvufun ne kadar etkili olduğuna tarih şahitlik etmektedir.

Güzeli güzel anlatmak

Günümüzdeki örneklere bakıldığında tasavvufun tebliğ ve irşat vazifesini tarihte olduğu gibi bugün de yerine getirdiğini görürüz. Binlerce insan tasavvuf vesilesiyle Allah’ın dinine bağlanmakta, günah içinde bocaladığı geçmiş hayatını arkaya atıp yepyeni bir hayata başlamaktadır. Resmî olarak pek çok insan dine hizmet için çalışmasına rağmen istenilen sonuç alınamamakta, ancak gönüllü olarak çalışan tasavvuf ehlinin eliyle olmaz denilen işler başarılmaktadır. Onların eliyle dağılan yuvalar birleşmekte, hanelere huzur gelmekte, kötü alışkanlıklar terk edilmektedir. İnsanlar sıkıntılı ve neşeli anlarında yanlarında din kardeşlerini buldukları ve onlarla dayanışma içinde olduklarından huzurludurlar.

Toplumumuza bakınca da pek çoğumuzun yetişmesinde, haramlardan uzaklaşıp kulluğa yapışmasında, bütün kalbimizle Hakk’a yönelme gayretinde tasavvufun büyük etkisi olduğunu fark ederiz. İnsanımızın manevi dünyasının güzelleşmesine sağladığı bu müspet katkı nedeniyle tasavvufun kazandırdıkları için hepimizin şükretmesi gerekir.

Tasavvufî hayat olmasaydı farklı etnik kökenlerdeki insanları iman potasında tutmanın ne kadar zor olacağını bir düşünelim. Dergâhlara gelenlerin çeşitliliğine baktığımızda bu hakikatı daha iyi anlarız. Aydın, Hakkari, Trabzon ve Diyarbakır illerinden gelenler, kardeşlik potasında kaynaşmakta, birbirleriyle olağanüstü bir muhabbetle kucaklaşmaktalar. İşte bunu sağlayan, tasavvuf vesilesiyle müminlerin kalbini donatan iman duygusudur. Bu gerçeği görmeden tasavvuf düşmanlığı yapanlar, etraflarına bir faydası olmadığı halde hayatları sürekli eleştiri ve dudak bükmekle geçen kibir sahibi kimselerdir.

Tasavvuf ile ortaya konan İslâmî tebliğin metodu bütün kaidelerinde olduğu gibi Rasulullah s.a.v.’in uygulamaları ile bire bir örtüşür. Buna göre tebliğde önce kendimizi ıslah etmek sonra da dinî yaşantısında zafiyetler olan kardeşlerimizi dine ısındırmak daha sonra da gayrimüslimleri kazanmak esastır. İşte tasavvufun başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyada gerçekleştirdiği hizmetin metodu budur. Tasavvuf büyüklerinin öngördüğü zâhir ve bâtın bütünlüğü düşünüldüğünde tasavvufun İslâm hükümlerinden hiçbir şekilde ayrı olmadığı anlaşılır. Bu nedenle tasavvuf düşmanlığı yapmak bir anlamda din düşmanlığı yapmak demektir.

Hata sahibine aittir

Burada bir hususu daha hatırlatmak gerekiyor: Tasavvuf karşıtlığı sergilenirken, yapılan bazı yanlışlar dile getirilmekte ve bunlar gerekçe olarak öne sürülmektedir. Gerçekten de tasavvuf adına hareket ettiğini söylemesine rağmen İslâm’ın haram kıldığı bazı şeyleri alenen işlemekten kaçınmayan veya dini maddiyat için istismar edenler vardır. Ancak hem arızî örneklere bakarak büyük kitleyi kötülemek çok yanlıştır hem de tasavvuf külliyatı Kur’an ve Sünnet merkezli olmayan anlayış ve uygulamaları kesin olarak reddetmektedir.

Bu şuna benzer: Yeryüzünde İslâm adına hareket ettiğini söyleyip dine muhalif pek çok işler yapanlar bulunmaktadır. Yazımızın başında dile getirdiğimiz guruplar gibi… Bunlara bakarak İslâm aleyhinde konuşmak nasıl yanlışsa, tasavvuf adına hareket ettiğini söyleyen marjinallerin uçuk-kaçık işlerine bakarak tasavvuf düşmanlığı yapmak da o derece yanlıştır.

Kaldı ki tasavvuf ehlinden de samimi olarak gayret eden, ancak bir takım hatalar işleyen kimseler de olabilir. Özellikle büyük organizasyonlar içinde, binlerce insanın gayret gösterdiği merkezlerde bu tür durumlar her zaman olabilir. Çünkü insan kusurdan münezzeh değil. Genel tablo içinde şahıslara ait hataların büyütülmesi, bütün tasavvufî hayata yüklenmesi, tasavvufu eleştirmek için sûfilerin hatalarının araştırılması, yanlış yapmaları için fırsat kollanması art niyetten başka bir şey değildir. Bir mümin olarak bize düşen görev, düşmanlık yapmak yerine yanlışların düzeltilmesi için uyarıda bulunmak ve kardeşlerimizin hatalarını terk etmelerine yardımcı olmaktır. Samimi bir gözle kendimize bakarsak, bir insan olarak bizim de düzeltilmesi gereken yüzlerce hatamız olduğunu görürüz.

Müminler arasında olması gereken bu yaklaşımları maalesef görmemiz pek mümkün olmamaktadır. İnsanlar kendi kabullerini mutlak doğrular olarak görmekte ve buna aykırı bir yaklaşım sergileyen herkesi düşman ilan ederek çeşitli yaftalarla suçlamaktadır. Oysa bir insanın, alnını secdeye koyan ve Allah’a ibadet etmek dışında başka bir sevdası olmayan birini çeşitli sıfatlarla suçlamasından daha kötü ne olabilir?

Rabbimiz herkesi yaptığı amellerle ve haramlardan ne derece kaçındığı ile değerlendirecektir. Bu nedenle sürekli başkalarıyla ve onların yaptıklarıyla, hatalarıyla uğraşmak yerine kendimize dönmemiz gerekir. Müminlerin enerjisini müslümanlarla mücadele etmeye, didişmeye değil, Allah’ın razı olacağı amellere gayret ederek harcaması gerekir. Bunu yapmayıp da İslâm adına sadece müslümanlarla uğraşıp duranlar, hele de gözünü kırpmadan müslüman kanı dökenler, dökenlere sempati duyanlar arkalarına dönüp bakmalılar: Acaba kaç tane insanın hidayetine vesile olmuşlar?

Kaynak: http://semerkanddergisi.com/anlamsiz-tasavvuf-dusmanligi/